Küresel ticaretin son dönemde artan kırılganlığı, deniz geçitlerinin stratejik önemini yeniden gündeme getirmektedir. Bu bağlamda özellikle Hürmüz Boğazı, enerji akışının merkezinde yer alan klasik bir ‘dar geçit’ (chokepoint) örneği olarak öne çıkarken, Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında Karadeniz’in de benzer bir rol üstlendiğine dair değerlendirmeler artmıştır. Nitekim bazı analizlerde Karadeniz koridorunun Hürmüz Boğazı ile rekabet edebilecek düzeyde stratejik önem kazandığı ileri sürülmektedir.[1] Ancak bu tür karşılaştırmalar, Karadeniz’in hukuki statüsünü ve işleyişini yeterince dikkate almayan indirgemeci bir yaklaşım riski taşımaktadır.
Hürmüz Boğazı’nın önemi yalnızca coğrafi ve ekonomik zorunluluklardan değil, aynı zamanda uzun süredir devam eden jeopolitik gerilimlerden kaynaklanmaktadır. Küresel petrol ve sıvılandırılmış gaz ticaretinin önemli bir kısmı bu dar geçitten geçmekte ve alternatif güzergâhların son derece sınırlı olması, bölgeyi yapısal olarak kırılgan bir alan haline getirmektedir. Bununla birlikte Hürmüz’ü klasik bir ‘dar geçit’ haline getiren asıl unsur, İran ile ABD ve İsrail arasında süregelen siyasi ve askeri gerilimdir. İran’ın geçmişte yaptırımlara karşılık olarak boğazı kapatma tehdidinde bulunması ve bu geçişi stratejik bir baskı aracı olarak kullanabileceğini göstermesi, bölgenin kırılganlığını daha da artırmaktadır. Nitekim son dönemde bölgede yaşanan askeri gerilimler, deniz trafiğinde aksamalara ve enerji fiyatlarında dalgalanmalara yol açarak Hürmüz’ün küresel sistem üzerindeki doğrudan etkisini açıkça ortaya koymaktadır. Bu durum, Hürmüz’ü yalnızca dar bir geçit değil, aynı zamanda jeopolitik baskının somutlaştığı bir küresel kırılma noktası haline getirmektedir. Küresel ticaretin dar geçitlere bağımlılığına ilişkin yapılan değerlendirmelerde de bu tür coğrafi ve siyasi sıkışmaların sistemik risk ürettiği vurgulanmaktadır.[2]
Buna karşılık Karadeniz’in bu çerçevede değerlendirilmesi, yüzeysel bir benzerlik üzerinden yapılan hatalı bir genellemedir. Karadeniz’e erişim ve Türk Boğazları üzerinden geçiş sistemi, Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile açık ve bağlayıcı bir şekilde düzenlenmiştir. Bu sözleşme, ticaret gemileri açısından serbest geçiş ilkesini güvence altına almakta ve geçişleri uluslararası hukuk temelinde düzenleyerek Karadeniz’de denge ve güvenliği sağlayan bir sistem oluşturmaktadır.[3] Bu yönüyle Karadeniz, yalnızca coğrafi bir geçiş noktası değil, hukuki olarak tanımlanmış ve korunmuş bir barış denizidir.
Montrö Sözleşmesi ile belirlenen düzeni Hürmüz’den ayıran temel fark, geçişlerin askeri güç dengelerine ve siyasi baskılara göre değil, önceden belirlenmiş ve uluslararası hukuk tarafından güvence altına alınmış kurallar çerçevesinde gerçekleşmesidir. Hürmüz Boğazı’nda geçiş güvenliği büyük ölçüde bölgesel askeri dengelere ve caydırıcılığa bağlıyken, Karadeniz’e giriş ve çıkış Montrö Sözleşmesi çerçevesinde belirli bir düzen içerisinde gerçekleşmektedir. Türkiye’nin sözleşmenin uygulayıcısı olarak üstlendiği rol, bu düzenin sürekliliğini sağlayan temel unsurdur. Bu durum Karadeniz’i kontrolsüz bir güç mücadelesi alanından ziyade, gemi geçişlerinin kurallara göre düzenlendiği bir sisteme dönüştürmektedir. Bu nedenle Karadeniz’de gemi geçişleri keyfi müdahalelere kapalı bir yapı göstermektedir. Bu açıdan bakıldığında Karadeniz’deki geçişler herhangi bir devletin tek taraflı müdahalesine açık bir baskı aracı olmanın dışında, uluslararası hukuk tarafından sınırlandırılmış bir sistem içerisinde gerçekleşmektedir. Bu farklılık Karadeniz’in neden klasik anlamda bir ‘dar geçit’ olarak değerlendirilemeyeceğini de açıklamaktadır. ‘Dar geçit’ kavramı genellikle coğrafi daralma ve alternatif yolların sınırlı olması olarak tanımlanır. Karadeniz’de ise belirleyici olan coğrafya değil, Montrö Sözleşmesi ile belirlenen hukuki kurallardır. Başka bir ifadeyle, Karadeniz’de kırılganlık coğrafi değil, büyük ölçüde siyasi ve güvenlik gelişmelerine bağlıdır ve bu kırılganlık Montrö Sözleşmesi tarafından sınırlandırılmaktadır.
Karadeniz’in son yıllarda artan stratejik önemi ise daha çok gıda güvenliği ve tedarik zincirleri ile ilişkilidir. Ukrayna’dan yapılan tahıl sevkiyatının kesintiye uğraması, küresel ölçekte ciddi etkiler yaratmış ve bölgenin önemini artırmıştır. Bu süreçte kurulan Karadeniz Tahıl Girişimi(Black Sea Grain Initiative) ve İstanbul’daki koordinasyon merkezi, Karadeniz’in küresel gıda güvenliği açısından ne kadar önemli olduğunu açıkça göstermiştir.[4] Bu durum Karadeniz’in öneminin Hürmüz’de olduğu gibi enerji merkezli değil, çok daha farklı bir ekonomik eksende şekillendiğini göstermektedir. Son dönemde Karadeniz’de ticari gemilere yönelik bazı güvenlik olaylarının yaşanması, özellikle petrol taşıyan tankerlerin hedef alınması ve Boğazlara yakın bölgelerde gerçekleşen saldırılar, deniz ticaretine yönelik risklerin tamamen ortadan kalkmadığını göstermektedir. Türkiye’ye yakın sularda bir petrol tankerinde meydana gelen patlamanın insansız deniz aracı ile vurulmuş olabileceği haberi de bu olaylara örnek olarak gösterilebilir.[5] Ayrıca Avrupa ülkelerinin ‘gölge tanker filosuna yönelik daha sert önlemler alma yönündeki tutumu, deniz ticaretinin zaman zaman jeopolitik rekabetten etkilenebildiğini ortaya koymaktadır.[6] Ancak bu gelişmeler her ne kadar Karadeniz’deki risk seviyesini artırsa da, bölgenin Hürmüz ile eşdeğer bir yapısal kırılganlığa sahip olduğu anlamına gelmemektedir. Karadeniz’deki geçişlerin uluslararası hukuk çerçevesinde ve kurallara bağlı olarak işleyen bir alan olması, Karadeniz’i tamamen kontrolsüz bir kriz alanına dönüşmekten alıkoyan en önemli unsurlardır.
Bu bağlamda İstanbul Boğazı üzerinden gerçekleşen ticari geçişlerin güvenliği, yalnızca Türkiye açısından değil, küresel ekonomi açısından da kritik bir öneme sahiptir. Özellikle tahıl ve buğday gibi temel gıda ürünlerinin kesintisiz şekilde taşınması, küresel gıda güvenliği açısından hayati bir rol oynamaktadır. Bu nedenle ticari gemilere yönelik saldırılar, bölgesel güvenlik açısından önem taşımakla birlikte, küresel ekonomi üzerinde de etkileri olabilecek gelişmeler olarak değerlendirilmelidir.
Sonuç olarak, küresel ticaret sisteminde Hürmüz, Malakka, Babülmendep, Süveyş ve Panama gibi dar geçitlerin önemi artarken, bu geçitlerin her birini aynı nitelikte değerlendirmek yanıltıcıdır. Karadeniz örneği de, coğrafi ve ekonomik faktörlerin yanı sıra hukuki düzenlemelerin belirleyici olduğu farklı bir model sunmaktadır. Bu nedenle Karadeniz’in artan stratejik önemine rağmen, Hürmüz Boğazı ile aynı kategoride bir ‘dar geçit’ olarak değerlendirilmesi yerine, Montrö Sözleşmesi çerçevesinde şekillenen özel statüsü dikkate alınarak ele alınması daha isabetli bir yaklaşım olacaktır.
*Resim: NATO Association of Canada
© 2009-2025 Avrasya İncelemeleri Merkezi (AVİM) Tüm Hakları Saklıdır