“Yıkım Altında” temasıyla gerçekleştirilen 2026 Münih Güvenlik Konferansı (MSC) zirvesi, Avrupa’nın güvenlik anlayışında önemli değişim işaretlerini ortaya koymuştur. Konferans boyunca Avrupa’nın stratejik özerkliği, savunma sanayi kapasitesinin artırılması, NATO içinde Avrupa kanadının güçlendirilmesi ve ABD’ye bağımlılığın azaltılması gibi başlıklar öne çıkmıştır.[1] Bu bağlamda özellikle Avrupa Birliği’nin Birleşik Krallık, Norveç ve Kanada gibi belirli ortaklarla daha dar bir güvenlik koordinasyonu kurmasını öngören yaklaşım dikkat çekmektedir. Ancak bu yeni güvenlik söyleminde asıl dikkat çeken husus, Avrupa-Atlantik güvenliğinin önemli aktörlerinden biri olan Türkiye’nin yeterince dikkate alınmamasıdır. Avrupa güvenlik mimarisi yeniden tasarlanırken Indo-Pasifik’ten ortaklara özel vurgu yapılması, buna karşılık NATO’nun güney kanadının kilit ülkesi Türkiye’nin bu çerçevelerde yer almaması tesadüf olarak değerlendirilemez. Ortaya çıkan tablo, Avrupa’nın güvenlik mimarisini giderek daha seçici ve siyasi uyum temelli bir kulüp mantığıyla yeniden yapılandırdığını göstermektedir.
Münih Güvenlik Konferansı’nda öne çıkan bu yaklaşım, Avrupa’nın güvenlik koordinasyonunu daha dar fakat daha uyumlu bir ortaklar grubuyla derinleştirme arayışının ürünüdür. Birleşik Krallık, Norveç ve Kanada’nın öne çıkarılması, Avrupa’nın güvenliği giderek “benzer düşünen ortaklar” ekseninde yeniden tanımladığını göstermektedir.[2] Daha dikkat çekici olan ise konferansta Japonya, Güney Kore ve Avustralya gibi Indo-Pasifik aktörlerine yapılan vurgunun artmasıdır. Bu durum, Avrupa’nın güvenlik stratejisinin coğrafi gerçeklikten ziyade normatif yakınlık ve ekonomik öncelikler üzerinden şekillenmeye başladığını ortaya koymaktadır. Lakin bu yeni kulüp mantığı, Avrupa güvenliğinin sert jeopolitik gerçekleriyle tam olarak örtüşmemektedir. Zira güvenlik mimarileri yalnızca siyasi uyum temelinde değil, coğrafya, askeri kapasite ve operasyonel erişim gibi somut güç unsurları üzerine inşa edilir. Bu durumda Türkiye’nin yeterince dikkate alınmaması, Avrupa’nın güvenlik vizyonundaki yapısal bir kırılmaya işaret etmektedir.
Türkiye, Avrupa-Atlantik güvenlik mimarisinin çevresel bir unsuru değil, merkez aktörlerinden biridir. NATO’nun en büyük ordularından birine sahip olan Türkiye, Karadeniz’e erişimi, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’e coğrafi yakınlığı, enerji ve ulaştırma koridorları üzerindeki konumu ve gelişen savunma sanayi kapasitesiyle Avrupa güvenliğinin operasyonel boyutunda kritik bir rol oynamaktadır. Özellikle Rusya-Ukrayna savaşı sonrasında Karadeniz güvenliğinin ön plana çıkması, Türkiye’nin jeostratejik değerini daha da artırmıştır. Montrö Sözleşmesi’nin uygulanması, Karadeniz’de denge politikası ve insansız hava araçları başta olmak üzere savunma teknolojilerindeki ilerleme, Türkiye’yi Avrupa güvenliği açısından göz ardı edilmesi güç bir aktör haline getirmiştir.[3] Buna rağmen Türkiye’nin güvenlik planlamasında yeterince dikkate alınmaması, Avrupa’nın coğrafi zorunluluklar ile siyasi tercihleri arasındaki dengeyi halen tam olarak kuramadığını göstermektedir.
Avrupa’nın belirli ortaklarla daha uyumlu güvenlik formatlarına yönelmesi kısa vadede karar alma hızını artırabilir. Ancak bu yaklaşımın orta ve uzun vadede önemli riskleri bulunmaktadır. Birincisi, Avrupa güvenliği çok katmanlı ve çok cepheli bir coğrafyada şekillenmektedir. Karadeniz, Doğu Akdeniz, Orta Doğu ve Kafkasya gibi bölgelerde operasyonel erişim olmadan Avrupa’nın güvenlik iddialarını sürdürülebilir kılması güçtür. Türkiye bu bölgelerin kesişim noktasında yer almaktadır. İkincisi, Avrupa’nın savunma sanayi ve askeri hareket kabiliyeti halen NATO altyapısına ve müttefiklerin coğrafi katkılarına bağımlıdır.[4] Türkiye’nin lojistik, üs ve geçiş imkanları Avrupa güvenlik mimarisinin pratik işleyişinde kritik önemdedir. Üçüncüsü, göç yönetimi, enerji arz güvenliği ve terörle mücadele gibi alanlarda Türkiye’nin oynadığı rol, Avrupa’nın güvenlik gündeminin ayrılmaz bir parçasıdır.[5] Bu gerçeklik, normatif kulüp yaklaşımının sahadaki ihtiyaçlarla her zaman örtüşmeyebileceğini göstermektedir. Dar formatlı iş birliklerinin aşırı kurumsallaşması, Avrupa’nın güvenlik mimarisinde güç ve uyum arasındaki boşluklar yaratma riskini taşımaktadır.
Münih Güvenlik Konferansı’nda gündeme gelen konular ve yürütülen tartışmalar, Avrupa’nın güvenlik iş birliğinde ne kadar seçici olabileceği sorusunu öne çıkarmaktadır. Avrupa başkentleri giderek daha uyumlu ve öngörülebilir ortaklarla derinleşmiş güvenlik iş birliği kurmak istemektedir. Ancak güvenlik alanı, ekonomik iş birliğinin aksine, coğrafyanın ve askeri kapasitenin belirleyiciliğinin çok daha yüksek olduğu bir alandır. Bu nedenle Avrupa, güvenlik iş birliğini sadece normları birbirine yakın ortaklarla sınırladığında, sahadaki gerçek koşullarla planları arasında uyumsuzluk riski ortaya çıkmaktadır. Türkiye’nin bu yaklaşımda yeterince dikkate alınmaması, Avrupa’nın kısa vadeli siyasi konforu ve dar görüşlü ayrımcılığı ile uzun vadeli jeopolitik zorunlulukları arasındaki gerilimin somut bir göstergesi olarak okunmalıdır.
Münih Güvenlik Konferansı’nda öne çıkan konular ve yürütülen tartışmalar Avrupa’nın güvenlik mimarisini daha seçici ve kapsamlı bir yaklaşımla yeniden yapılandırma eğilimini açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu süreçte Türkiye’nin gereken ölçüde değerlendirilmemesi, Avrupa’nın güvenlik vizyonunda normatif tercihler ile jeopolitik gerçeklikler arasındaki dengenin giderek zorlaştığını göstermektedir. Avrupa’nın kalıcı ve etkili bir güvenlik düzeni, yalnızca siyasi uyumu yüksek dar formatların derinleştirilmesine değil, sahadaki güç dağılımının gerektirdiği kapsayıcı stratejik aklın korunmasına da bağlıdır. Türkiye gibi jeostratejik açıdan merkezi bir müttefikin güvenlik probleminde ikincil konuma itilmesi, Avrupa’nın uzun vadeli güvenlik hedefleriyle çelişme potansiyeli taşımaktadır. Önümüzdeki dönemde Avrupa güvenlik mimarisinin başarısı, seçici iş birliği arayışları ile jeopolitik zorunluluklar arasında kurulacak denge tarafından belirlenecektir. Mevcut gidişat ise bu dengenin henüz tam anlamıyla kurulamadığını göstermektedir.
*Resim: EUobserver
[1] “Munich Security Report 2026 Executive Summary”, MSC, Şubat 2026 https://securityconference.org/en/publications/munich-security-report/2026/executive-summary/
[2] “Security and defence partnership,”Council of European Union, 28 Ocak 2026, https://www.consilium.europa.eu/en/policies/security-defence-partnerships/
[3] “BASKI ALTINDAKİ MUHAFIZLIK: İHA'LARIN ARTIŞI, RUSYA ASKERİLEŞTİRMESİ VE TÜRKİYE’NİN KARADENİZ'DEKİ HUKUK DÜZENİ,” AVİM, 9 Ocak 2026, https://www.avim.org.tr/public/index.php/tr/Yorum/BASKI-ALTINDAKI-MUHAFIZLIK-IHA-LARIN-ARTISI-RUSYA-ASKERILESTIRMESI-VE-TURKIYE-NIN-KARADENIZ-DEKI-HUKUK-DUZENI
[4]“ Avrupa 'son derece savunmasız' ve ABD'nin savunma üretimine bağımlı olmaya devam ediyor,” Euronews, 21 Haziran 2025, https://tr.euronews.com/my-europe/2025/06/21/rapor-avrupa-son-derece-savunmasiz-ve-abdnin-savunma-uretimine-bagimli-olmaya-devam-ediyor
[5] “Transatlantik ittifakın sarsıntıları ve Avrupa güvenlik mimarisi: Türkiye'nin stratejik rolü,” Independent Türkçe, 11 Ağustos 2025, https://www.indyturk.com/node/763150/t%C3%BCrki%CC%87yeden-sesler/transatlantik-ittifak%C4%B1n-sars%C4%B1nt%C4%B1lar%C4%B1-ve-avrupa-g%C3%BCvenlik-mimarisi