1915’İN 100. YILINDA’ BİR “1965” İNCELEMESİ
Analiz No : 2015 / 5
15.02.2015
Paylaş :
PDF İndir :

13.02.2015

Ali Murat TAŞKENT

 

Serdar Korucu[1] ve Aris Nalcı[2] tarafından 2014 yılında yayınlanmış olan “1965: 2015’ten 50 Yıl Önce…1915’ten 50 Yıl Sonra” adlı kitap 1915’in 50. yılı olan 1965’de Türkiye medyasında konuyla ilgili çıkan haber ve yazılardan yapılan uzun alıntıları ve yazarların bunlar hakkındaki kısa yorumlarını içermektedir[3]. Yazarların ifadesiyle, Lübnan’da başlayan ve tüm dünyaya yayılan “diaspora siyaseti”nin temellerinin atıldığı 1965 yılında, Türk hükümeti ile kamuoyunun tutumu ve Türkiye’deki Ermenilerin tepkileri medyada çıkan yazılar üzerinden incelenmiştir. Daha çok bir basın taraması olan bu kitap, konuyla ilgililer için kolay okunabilecek 75 sayfalık bir çalışmadır. Kitapta günümüz basınındaki tepkiler ile 1965 yılındaki basının tepkileri arasında bir benzerlik kurulmaya çalışılmakta ve bugünün söylemlerin temellerini 1965 yılında atıldığı iddia edilmektedir.

1965 yılı kitabın yazarları tarafından “1915’te soykırımla birlikte dünyanın dört bir yanına dağılan bir nüfusun, yerleştiği yeni topraklarda artık siyaset yapabilme gücüne eriştiği, fikirlerini yeni vatanında yüksek sesle dile getirdiği, ataları için adalet aramaya başladığı tarih” olarak tanımlanmaktadır[4]. Yazarlar amaçlarının “Ermeni Soykırımı”nın 50. yıldönümünde neler yaşandığını hatırlatmak olduğunu söylemektedirler. Oysa ki, kitap ‘Ermeni Soykırımı’nın 50. yıldönümünde neler yaşandığını’ değil bu yaşananların Türkiye basınında nasıl yorumlandığı hakkındadır. Bu amaçla yaptıkları araştırma sonucunda Türkiye’nin tarihsel reflekslerinin değişmediği kitabın temel argümanı olarak sunulmaktadır. Yazarlara göre bu refleksler, ‘‘Ermeni Soykırımı’ tartışmasını çıkartan iç ve dış mihrak arayışı’, “Ermeniler, Türkleri savaş döneminde Ruslarla birleşip arkadan vurdu, asıl soykırımı onlar yaptı” tezi ve Ermeni toplumundan Ankara’nın politikasına bağlılığını göstermesinin beklenmesidir[5]. Bunların yanında, 23 Nisan 2014’de dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘ortak acı’ temalı taziye mesajının tarihsel süreçte farklı bir yaklaşım olduğu belirtilmektedir. Bu mesajın kimileri tarafından ‘karşı tarafa uzatılan bir el’, kimileri tarafından ise “soykırım inkarının” bir uzantısı olarak değerlendirildiğine değinen yazarlar, taziye mesajından sonra Türkiye’deki Ermeni toplumundan gelen çeşitli olumlu tepkilerden, bağlılık ve 1915’te ölen Müslümanlar için verilen taziye mesajlarından bahsetmektedirler. Ermeni toplumundan gelen bu tepkilere rağmen, Türkiye’nin de bu taziye mesajına karşılık ASALA terörü sonucu hayatını kaybeden diplomatlar dolayısıyla “karşıdan özür beklediği” ve bunun da geçmişten gelen bir refleks olduğu ileri sürülmektedir[6].

Kitapta, “Ermeni Katliamı”nın 50.yılı münasebetiyle 24 Nisan 1965 tarihinde Beyrut’ta bir gösteri düzenleneceği haberlerinin Türkiye’deki gazeteler tarafından Kıbrıs sorunu bağlamında ‘dış mihrak’ söylemi temelinde Kıbrıslı Rum-Yunanistan planı şeklinde algılandığı/yansıtıldığı belirtilmektedir. Aziz Nesin gibi sol görüşlü yazarların ise bu gösterileri Amerikan emperyalizminin kışkırtması olarak gördüklerine değinilmektedir[7]. Bu dönemde Kıbrıs sorunun çok sıcak bir konu olduğu ve dönemin Kıbrıs Dışişleri Bakanı Spyros Kyprianou’nun 25 Ocak 1965’te BM Genel Kurulu’nda “Kıbrıs’ta Rum vahşetinden bahsediyorlar… Nisan’ın 24’ünde Türk’lerin Ermenilere yapmış olduğu vahşetin ne derecede olduğunu bütün dünya görecektir”[8] dediği düşünüldüğünde, Türkiye basınının böyle bir algı içinde olmasının uluslararası arenadaki siyasi gelişmelerin bir neticesi olduğu düşünülebilir. Ne var ki, yazarlar konunun bu boyutu hakkında yorum yapmayarak, meselenin önemli bir bileşenini görmezden gelmekte ve özcü bir takım imalar yapmaktadırlar. Türkiye basının 1965’deki olaylarını değerlendirirken yaptıkları çıkarımlar bizlere, ‘soykırımın inkarı’ tezinin aksine, Türkiye basınının konu hakkındaki naifliğini de gösteren bir kanıt olarak değerlendirilebilir. Ne var ki, yazarlar böyle bir sonuca ulaşmamışlardır.

Hürriyet gazetesi Ankara muhabiri Cüneyt Arcayürek’in Lübnan’da anma töreni düzenleneceğine dair haberlerden sonra yazdığı bir yazısında geçen “çalışkan, bilgili vatandaşlık görevini yapan Türk vatandaşı Ermenilerin böyle bir kampanyadan üzüntü duymamaları imkansızdır” cümlesine vurgu yapan yazarlar, Türkiye’deki Ermenilerin bu faaliyetlere gösterdikleri tepkilerden ve verdikleri Türkiye’ye bağlılık mesajlarından bahsetmektedirler. Yazarlar, sadakatleri sorgulanan Türkiye’deki Ermenilerin baskıyla bu tip mesajlar vermeye zorlandıklarını ima etmektedirler[9]. Kitap, Milliyet gazetesinin Washington temsilcisi Osman Aykut’un yazısını da bu çerçevede değerlendirmekte ve bu yazıdaki “Velhasıl Türkiye olarak, Türk olarak bu patırtılı yıldönümü anma sözlerini tebessümle karşılamak, gülünçlüğünü belirtmemek en iyisi… En büyük hata sinirlenmek ve bu işlerle ilgisi olmayan Ermenileri suçlamak olacak” cümlesini Cumhuriyet döneminde yaşanan “pogrom”ları hatırlatarak, Türkiye’deki Ermenilere aba altından sopa gösterilmesi şeklinde yorumlamayı tercih etmektedir[10]. Ne var ki, bu yazıyı yazarların yaptığının aksine Türkiye halkına itidal çağrısı şeklinde de algılamak mümkündür. Bu noktada yazarların öznel fikir ve tercihlerinin yaptıkları yorumları ne denli belirlediği görülmektedir.

Türkiye’ye ve Atatürk’e bağlılıklarını dile getirmek için Türkiyeli bir grup Ermeni’nin 24 Nisan’da Taksim’deki Atatürk anıtına çelenk bırakmasına dair haberler de kitapta yer almaktadır.  Gazetelerin anıta çelenk bırakan 30 kişiyi Türkiye’de yaşayan 80 bin Ermeni’yi temsil eder şekilde yansıttıkları belirtilmektedir[11]. Bunun yanında, Paskalya günü vesilesiyle Patrik Şınrohk Kalustyan’ı ziyaret eden kişiler arasında bulunan İstanbul Belediyesi Protokol Müdürü Feridun Baysar’ın Patrik’ten 24 Nisan’daki Taksim’deki Atatürk anıtına çelenk bırakma merasimine katılmasını istemiş olabileceğinden bahsedilmiştir[12].  Yazarlar, bu yolla çelenk bırakma olayının Türk yetkililer tarafından tertip edildiğini ima etmekte, bu merasime katılan Ermenilerin Türkiye’deki tüm Ermeni halkını temsil etmediğini söylemektedirler. Buna karşılık, 1965’te Türkiye’deki tek muhalif eylem olan bir grup üniversiteli gencin protesto gösterisini “Türkiye Ermeni toplumunun genç kesiminin gazetelerde gösterilen ve Ermeni toplumuna mal edilen yazılar ve mektuplarla hemfikir olmadıklarının en açık göstergesi” [13] olarak değerlendirmekte ve bu gösteriye katılanların tüm genç Ermenileri temsil ettiği şeklinde okunabilecek yorumlarda bulunmaktadırlar. Bir başka deyişle, yazarlara göre, Taksime çelenk bırakanlar tüm Ermeni halkını temsil etmezken, protesto eylemine katılanlar tüm Ermeni gençliğini temsil etmekteydiler. Yazarların bu hükme nasıl ve neye göre vardıkları açık olmasa da, yazarların bu tavrı kendilerinin bakış açıları ve belli hükümlere nasıl kolaylıkla vardıkları hakkında fikir vermektedir.  

Kitapta, o dönemde Türk medyasında Türk-Ermeni dostluğunu ön plana çıkartan yazıların “kötü hatıraların” sümen altı edilmesi amacıyla yazıldığı ifade edilmekte[14], “Ermeni Soykırımı” suçlamalarına karşı ‘Ermeni Mezalimi tezinin’ ve ‘biz yaptık ama onlar da yaptı’ söyleminin ve ‘tarihi tarihçilere bırakmak gerek’ iddiasının temellerinin o günlerde atıldığı iddia edilmektedir[15]. Tam da bu noktada, yazarlar tarafından ‘tarihin tarihçiler tarafından araştırılması’ önerisinin reddedilmesi değil, aksine desteklenmesi beklenmektedir; ancak bu sayede ‘sümen altı edilen kötü hatıralar’ ortaya çıkabilir ve kimin kime ne yaptığı öğrenilebilir. Ne var ki, yazarlar bu konumda değillerdir.

Kitabın sonuç bölümünde Türkiye’nin suçlamalara karşılık savunmasının (asıl mağdurun Türk halkı olduğu ve “dış mihrak”ların kışkırtması)  hep aynı olduğu savlanmaktadır. Bu yolla Türkiye’deki Ermeni toplumuna baskı yapıldığı ve onlara aba altından sopa gösterildiği ileri sürülmektedir. Buna karşın, Ermeni diasporasının tek amacının Osmanlı İmparatorluğu’nun varisi olan Türkiye Cumhuriyeti’nin soykırımı tanıması olduğu, buna karşılık Türkiye’nin uluslararası arenada tüm gücünü kullanarak diasporayı susturmaya çalıştığı iddia edilmektedir. Bu durumun “sesini duyuramayan her kesimin silaha sarıldığı 70’li yıllara” yani 42 Türk diplomatının katleden ASALA terör örgütünün ortaya çıkmasına kadar devam ettiğini söylenmektedir[16]. Ne var ki, kitapta bu iddiaları destekleyecek veri yoktur. Kitabın son cümlesinde geçen “sesini duyuramayan her kesimin silaha sarılması” ifadesi yazarların ASALA ve JCAG-ARA örgütleri ve eylemlerinin doğal bir sonuç olduğunu varsaydıklarını göstermektedir. Ne var ki, sebebi ne kadar haklı olursa olsun, şiddet ne olağan ne de doğrudur.

Genel olarak bakıldığında, bu kitap içinde barındırdığı uzun alıntılar nedeniyle Türkiye basınının ilk defa karşı karşıya kaldığı “Ermeni Soykırımı” suçlamasındaki genel tutumunu göstermesi açısından faydalı olabilecek bir arşiv çalışmasıdır. Ancak kitaptaki az sayıdaki yorum, yazarların ellerindeki veriyi yorumlama konusunda yaşadıkları sıkıntıları göstermekte ve bu kitabın değerini etkilemektedir. Yazarların veriyi yorumlamak konusunda yaşadıkları sıkıntıların ise kendi öznel ve siyasal konumlarından kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Sonuç olarak, kitaptaki uzun alıntılar okuyucuyu veriyle buluşturmaktadır ve bu sayede okuyucunun kendi yorumunu geliştirmesine olanak sağlamaktadır. Yazarların retrospektif, özcü, taraflı ve verinin incelenmesinden önce kafalarında var olan fikirleri veriye dayatarak yaptıkları çıkarımların okuyucu tarafından görülebilmesine imkan vermektedir. Yazarların, açık yorumlar yerine ima etme yönündeki tercihlerini de konunun tam olarak özümsenememiş olduğuna bağlamak mümkündür.       

 

1965: 2015’ten 50 yıl önce…1915’ten 50 yıl sonra

Serdar Korucu-Aris Nalcı

İstanbul: Propaganda Yayınları, Aralık 2014, 75 sayfa

(İlk basım: Ermeni Kültürü ve Dayanışma Derneği Yayınları, 2014)

ISBN: 978-1-927893-42-5

Dil: Türkçe

 


[1] Serdar Korucu, CNN Türk’te editör olarak çalışmaktadır. Radikal, Agos, Express ve Birgün’e haberler yapan, yazıları Taraf Gazetesi ve Milliyet Kitap Eki’nde yayınlanan Serdar Korucu, 2009 yılında Güncel Yayıncılık’tan “Yabancı Gazetecilerin Gözüyle Kürt Sorunu Nasıl Çözülür?”, 2014’te “Suriye Yerle Bir Olduktan Sonra” adlı kitapları kaleme almıştır.

[2] Aris Nalcı, İMC Televizyonu’nda haber müdürlüğü yapmakta ve aynı kanalda Gamurç isimli programı hazırlamaktadır. Yazıları düzenli olarak T24 sitesinde yayınlanmaktadır. 1998 yılında Agos gazetesinde gazeteciliğe başlayan Aris Nalcı, sırasıyla fotoğrafçı, muhabir, editör, haber müdürü ve yazı işleri müdürü olarak görev yapmıştır. Agos, Birgün, Evrensel, Özgür Gündem, Radikal ve Zaman gazetelerinde makaleleri yayınlanan Nalcı Objective Araştırmacı Gazetecilik Programı’nın bursiyeridir.

[3] Kitapta Türkçe yayınlanan Akşam, Cumhuriyet, Dünya, Haber, Hürriyet, Meydan, Milliyet, Ulus, Tercüman, Yeni İstanbul, Yeni Gazete ve Zafer gazeteleri ile Akbaba ve Yön dergilerinin yanında, Ermenice yayınlanan Jamanak ve Marmara gazetelerinden makale ve haberlerin derlemesi yapılmıştır.

[4] Serdar Korucu ve Aris Nalcı, 1965: 2015’ten 50 yıl önce…1915’ten 50 yıl sonra, Propaganda Yayınları, İstanbul 2014, s.9. Ne var ki, yazarlar Ermeni diasporasının en azından 20.yüzyılın başından beri aktif şekilde siyaset ve lobicilik yapmaya başladığı gerçeğini ya bilmemekte ya da görmezden gelmektedirler.

[5] Ibid, s.11.

[6] Ibid, s.12.

[7] Ibid, s.56.

[8] Ibid, s.16.

[9] Ibid, s.17.

[10] Ibid, s.20.

[11] Ibid, s.50

[12] Ibid, s.69

[13] Ibid, s.60.

[14] Ibid, s.22.

[15] Ibid, s.51

[16] Ibid, s.75

 


© 2009-2018 Avrasya İncelemeleri Merkezi (AVİM) Tüm Hakları Saklıdır

 



Henüz Yorum Yapılmamış.