FENER – MOSKOVA SAVAŞI’NDA YENİ ETAP
Blog No : 2018 / 51
09.08.2018
Paylaş :
PDF İndir :



Deniz BERKTAY – Kiev

Bu yıl, Ortodoks dünyasının iki önemli kutbu olan Fener Patrikhanesi ile Moskova Patrikhanesi arasında belki de bu zamana kadarki en büyük krizin patlak vermesi bekleniyor. Zira Fener Patrikhanesi, hem Rusya yönetiminin, hem de Rus Ortodoks Kilisesi’nin (Moskova Patrikhanesi) büyük önem verdiği Ukrayna’yı, kendi ruhani alanı içinde ilan etti ve Ukrayna’da Rus Kilisesi’nden ayrılan milliyetçi rahiplerin kurduğu Kiev Patrikhanesi’ni resmen tanımaya hazırlanıyor. Bu konuda, ABD’nin Fener Patrikhanesi’ne ve Ukrayna’daki milliyetçi rahiplere etkin destek verdiğine yönelik haberler basında yer aldı. Başlangıçta Fener Patrikhanesi’nin bu kararı temmuz ayı sonunda (Ruslar’ın ve Ukraynalılar’ın Hristiyanlığı kabulünün 1030. yıldönümü kutlamaları öncesinde) alması bekleniyordu. Şimdiyse, Fener Patrikhanesi Sinodu’nun Eylül ayı başında yapacağı toplantıda alınması beklenmekte.

Ortodoks toplumlarda kilisenin milli kimlik inşasında nasıl önemli bir yere sahip olduğunu, bağımsızlığını kazanmak isteyen ve nüfusunun büyük çoğunluğunu Ortodoksların oluşturduğu milletlerin kimi zaman bağımsız devletten önce bağımsız milli kiliseye sahip olmaya çalıştıkları (Bulgarlar gibi) hatırlanırsa, Fener Patrikhanesi’nin Moskova Patrikhanesi’yle Ukrayna konusunda giriştiği mücadelenin sıradan bir dini çatışma olmadığı görülür. Bu mücadele, bir yönüyle, Ukrayna’nın Rusya’yla her anlamda bağlarının kopartılması meselesidir. Öte yandan, Fener Rum Patrikhanesi ile Moskova Patrikhanesi arasında Soğuk Savaş döneminden bu yana şiddetli gerilimlerin yaşandığı ve Fener’in ABD; Moskova Patrikhanesi’nin ise Kremlin yönetimine paralel şekilde politikalar uyguladığı hatırlandığında, bu mücadelenin aynı zamanda, ABD-Rusya çatışmasının dini ayağını oluşturduğu anlaşılır.  Bu coğrafyada on bir yıldan bu yana gazetecilik yapan ve Ortodoks dünyasını yakından takip eden biri olarak, konuyu çeşitli boyutlarıyla ortaya koymaya çalışacağım.

 

Milli Kimlik İnşasında Kilisenin Önemi

Ukraynalılar, tıpkı Rus ve Beyaz Ruslar (Belaruslar) gibi, Doğu Slavları’nın bir kolu. Ukrayna, 45 milyonluk nüfusuyla ve Avrupa’da Rusya ve Türkiye’den sonra yüzölçümü bakımından üçüncü büyük ülke olmasıyla, hem Rusya hem de Batı açısından büyük önem taşıyor. Ukrayna toplumunun büyük çoğunluğu, Hristiyanlığın Ortodoksluk mezhebine mensup. Ancak Sovyetler Birliği’nin dağılıp Ukrayna’nın bağımsızlığını kazandığı 1991 yılından bu yana, Ukrayna Ortodoksları, üç ayrı kiliseye bölünmüş durumda. Bunlardan birincisini, Moskova Patrikhanesi’nin Kiev Metropolitliği oluşturuyor (“metropolit”, Ortodoks kiliselerinde patriğin bir altında, piskoposun ise bir üstünde yer alan bir makam). Bunun dışında, Rusya’dan her alanda ayrılmak gerektiğini savunan Ukraynalı papazlar, iki ayrı kilisede toplanmış durumda. Bir grup, “Kiev Patrikhanesi” adlı bir kilisenin etrafında birleşmiş, diğer grup ise, Ukrayna Otosefal Ortodoks Kilisesi’ni kurmuş durumda. Fakat sözünü ettiğimiz bu iki milliyetçi kilise, dünyadaki diğer Ortodoks kiliseleri tarafından tanınmış değil.  Ukrayna’daki Batı yanlısı yöneticiler, bu iki kilisenin birleşerek Fener Patrikhanesi tarafından tanınmasını ve böylelikle Ukrayna’nın Rusya’dan her alanda kopmasını sağlamaya çalışıyorlar. Rusya’dan bağımsız ve Ukrayna milliyetçisi ve Batı yanlısı çizgideki bir Ukrayna kilisesinin, Rus kimliğinden tamamen bağımsız bir Ukrayna kimliğinin yaratılmasında da çok önemli bir aşama olacağı düşünülüyor.

Yeri gelmişken belirtelim, Ukrayna, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından, eski Sovyet coğrafyasında ulusal kimlik kriziyle en fazla karşı karşıya kalan iki ülkeden biri oldu (diğeri de, yine bir Doğu Slav toplumu olan Beyaz Ruslar’dır). Zira, birincisi, Ukrayna, diğer pek çok eski Sovyet cumhuriyeti gibi, bağımsızlığını bir kurtuluş savaşı sonucunda elde etmemiş, Sovyetler Birliği’nin dağılması sonucunda bağımsız kalmıştı. Bağımsızlığın savaşsız şekilde elde edilmesi nedeniyle, ülke genelinde ulusal bilinç, yakın yıllara kadar, Ukraynalı aydınların ve siyasetçilerin pek çoğunun da kabul ettiği gibi, zayıf durumdaydı. Meseleyi daha da zorlaştıran bir nokta, Ukraynalıların Ruslarla aynı kökten gelmesi ve kültürel yakınlıklarıydı. Diğer eski Sovyet cumhuriyetlerinde de (mesela Gürcistan’da veya Ermenistan’da) insanlar “Rusya’yla mı yoksa Batı’yla mı yakın ilişki kurulmalı” sorusuna farklı cevaplar vermiş ve farklı siyasi eğilimlere girmiştir. Fakat bu ülkelerde hiç kimse, “acaba biz Gürcü değil de Rus muyuz?” sorusunu sormamıştır, çünkü dilsel ve kültürel açıdan, bir Ermeni’nin veya Gürcü’nün Ruslardan tamamen farklı olduğu, aşikârdı. Ukrayna’daysa, bağımsızlığın elde edilmesinden sonra yöneticiler, Ukrayna ulusal kimliğinin inşasına yönelmiş ve kamuoyuna, Ukrayna’nın Rusya’dan farklı olduğunu anlatma çabasına girmişti. Ukrayna’nın ikinci cumhurbaşkanı olan ve ülkeyi tam on yıl yönetmiş olan Leonid Kuçma’nın meşhur kitabının başlığı, yöneticilerin bu kaygısını anlatmaya yeter: Kitabın adı, “Ukrayna, Rusya Değildir”dir ve Ukrayna’nın özellikle ilk dönemdeki yöneticileri, Ukrayna’nın Rusya olmadığını hem ülke içinde, hem de uluslararası alanda anlatabilmek için yoğun çaba sarf etmişlerdi.

 

Ukrayna Yöneticilerinin “Milli Kilise” Kurma Çabaları 

Ukrayna’da birleşik ve bağımsız bir milli kilise kurulması ve bunun Fener tarafından tanınması konusundaki en yoğun girişimler, bundan tam on yıl önce, Viktor Yuşçenko’nun cumhurbaşkanlığı zamanında yapılmış ve Yuşçenko, Doğu Slavları’nın Hristiyanlığı kabulünün 100. yıldönümü etkinliklerine Fener Rum Patriği’ni davet etmiş, ancak Fener Patriği, o dönemde Moskova Patrikhanesi’ni doğrudan karşısına almaktan çekinmişti. Üstelik de, Moskova Patrikhanesi taraftarlarının Kiev’de yaptıkları kitlesel gösteriler, Fener Patriği’ne, Ukrayna’da Rusya’dan bağımsız kilise kurma çabasının büyük tepki çekeceğini göstermişti. Fakat şimdi, Fener Patriği’nin tavrının farklı olduğunu görüyoruz.   

Bu yıl bu gerginlik, Ukrayna Cumhurbaşkanı Petro Poroşenko’nun girişimiyle Ukrayna Parlamentosu’nun Fener Rum Patrikhanesi’ne Ukrayna’da milliyetçi rahiplerin kurduğu kiliseleri tanıması talebini içeren bir kararı kabul etmesiyle başladı. Ukrayna Cumhurbaşkanı Petro Poroşenko da, bu yılki Türkiye ziyaretinde İstanbul’da Fener Rum Patriği’ni ziyaret ederek, bu konuda destek istedi. Toplantıdan sonra yaptığı açıklamada da Poroşenko, Ukrayna’nın mili bir Ortodoks kilisesine sahip olmaya “hiç bir zaman olmadığı kadar yakın olduğunu” söyledi. Fener Rum Patriği’nin son haftalarda yaptığı açıklamalar da, Fener Patrikhanesi’nin Ukrayna’da milliyetçi çevrelerin Ukrayna’yı dini açıdan Rusya’dan tamamen koparmaya yönelik girişimlerine destek verdiğini ve Ukrayna’da Rus Kilisesi’nden bağımsız bir kiliseyi tanıma eğiliminde olduğunu gösteriyor. Rusya yönetiminin ve Moskova Patrikhanesi’nin Fener’i bundan vazgeçirmeye yönelik açıktan yaptığı girişimlerin, Fener’in bu konuda atacağı nihai adımı geciktirmekle birlikte, onu bundan tamamen vazgeçirmeye –en azından bu aşamada- yetmediği görülüyor. Bunun dışında, Ukrayna devlet adamları, özellikle Ortodoks nüfusa sahip ülkelere yaptıkları ziyaretlerde, buralardaki kiliseleri, Ukrayna milliyetçilerine destek vermeye çağırıyorlar. Mesela, Ukrayna Cumhurbaşkanı Petro Poroşenko’nun geçen ay Sırbistan’a yaptığı seyahatte Ukrayna’nın geleneksel müttefiki Hırvatistan’ı ve Arnavutlar’ı kızdıracak şekilde Sırbistan’ı destekleyen açıklamalar yapması ve Sırp Patriği Pavel ile görüşmesi, bu amaca yönelikti. Aynı şekilde, Ukrayna Parlamento Başkanı Andrey Parubiy, Gürcistan’a yaptığı ziyarette, Gürcü Ortodoks Patriği İlia ile görüşerek, Ukrayna Kilisesi’nin kurulması konusunda destek istedi. 

Rusya’nın ise tam karşı yönde, Ukrayna’nın bu girişimlerinin boşa çıkartılması yönünde çaba içinde olduğunu görüyoruz. Nitekim, geçen ay Yunanistan’dan Rus diplomatların sınırdışı edilmesinde, Yunan Kilisesi’ni Ukrayna Kilisesi’nin kurulması projesine karşı tavır alma konusunda diplomatlık mesleğinin gereklerini aşacak şekilde hareket etmelerinin etkisinin olduğu söyleniyor.

 

Ukrayna’nın Rusya Açısından Önemi

Ukrayna’da 2014 yılında meydana gelen Batı yanlısı devrim ve ardından Rusya’nın Ukrayna’ya ait Kırım Yarımadası’nı yasadışı bir şekilde ilhak etmesi, dünya gündeminde yıllar yılı alt sıralarda yer almış olan Ukrayna’nın, Batı’yla Rusya arasındaki en önemli çatışma alanlarından biri olduğunu göstermişti.  Bir tarafta Zbigniev Brzezinski gibi ABD yönetimine yakın strateji uzmanları, diğer taraftaysa Aleksandır Dugin gibi Kremlin yönetimine yakın strateji uzmanları, Ukrayna’nın Rusya açısından yaşamsal önem taşıdığı konusunda hemfikirdir. Rusya, eski Doğu Bloku ve eski Sovyet cumhuriyetlerinden pek çoğunun kendi nüfuz alanından çıkıp Batı’ya entegre olmasını kabullenebilir, ama Ukrayna’nın kendisinden kopmasını kabullenemez. Çünkü Ukrayna’nın tamamen Batı’nın nüfuz alanına girmesi (veya Batı dünyasıyla bütünleşmesi) halinde Rusya, Balkanlar, Orta Avrupa ve Karadeniz’e erişim imkânlarını büyük ölçüde yitirmekle kalmayacak, “Rus ulusal kimliği”nin ne olduğunu açıklama konusunda da sıkıntıya düşecektir. Zira, Ruslar, bugün Ukrayna’nın başkenti olan Kiev’in, tarihteki ilk Rus başkenti olduğunu söyler. Onlara göre, “Kiev, Rus şehirlerinin anasıdır.”  Ukraynalılar ve Beyaz Ruslar’la birlikte Doğu Slavları grubuna mensup olan Ruslar, tarihteki ilk büyük Doğu Slav devleti olan ve 800’lü yıllarla 1200’lü yıllar arasında varolan Kiev Prensliği devletinin bir Rus devleti olduğunu, “Ukraynalı” kimliğinin ise sonraki yüzyıllarda Polonyalılar’ın etkisiyle ortaya çıkan daha yeni bir kimlik olduğunu savunur. Ukrayna milliyetçileri ise, Doğu Slavları’nın bu ilk büyük devleti olan Kiev Prensliği’nin bir Ukrayna devleti olduğunu savunarak, bugünkü Ruslar’ın, kuzeybatıya giden bazı Slav kabilelerinin Türkler ve Finliler’le karışması sonucunda tarih sahnesine çıktığını savunur. Yani, her iki taraf da, sözü, “asli olan biziz. Diğer taraf ise bir yan üründür” demeye getirir. Başka bir deyişle, Ukrayna milliyetçileri, Ruslar’ın Slav dünyasının “ağabeyi” olma iddiasına kesinlikle karşı çıkarak, “ağabeylik taslayacak biri varsa, biziz. Ruslar, tarih sahnesine çok daha geç çıkmış bir millettir” der. Ukrayna’daki milliyetçi rahiplerin lideri Kiev Patriği Filaret de, geçtiğimiz günlerde, “Ukrayna Kilisesi’nin Rusya’dan bağımsız olması, Rus Kilisesi’ne ve Rusya’ya büyük bir darbe olacak ve Rusların kendi tarihlerini yeniden yazmaları gerekecek” diyerek, meselenin dinden ibaret olmadığını açıkça ifade etmişti.

 

Ruslar ve Ukraynalılar, Nasıl Hristiyan Oldu?   

Doğu Slavlarının Hristiyan olması, sözünü ettiğimiz bu Kiev Prensliği dönemine rastlar. Kiev Prensi Vladimir, o zamanlar daha ziyade bir kabile federasyonu durumunda olan prensliği merkezi bir devlete dönüştürmek ister. Oysa ki, Slavlar’ın o zamanki dini olan putperestlik, merkezileşmeye imkan vermemektedir. Zira putperestlikte neredeyse her köyün kendi tanrısı vardır. Bu şartlarda ülkedeki herkesin aynı dine inanmasının ve aynı dini otoritelere bağlı olmalarının ülkeyi daha kolay bütünleştireceğini düşünen Prens Vladimir, bir rivayete göre, Müslümanların ve Musevilerin temsilcileriyle görüşür, fakat tatmin olmaz. Hristiyanlığın ise, o zamanlar iki büyük kolu vardır: Katoliklik ve Ortodoksluk. Yine aynı rivayete göre, Vladimir, adamlarının bir kısmını Almanya’ya Katolikliği incelemeye, diğerlerini ise, Bizans’a (İstanbul’a) Ortodoksluğu incelemeye gönderir. Almanya’ya gidenler, Katolikliği pek beğenmez. Bizans’a (İstanbul’a) gelenler ise, Ayasofya’daki ibadetin büyüsüne kapılırlar ve döndüklerinde hükümdara, “Ayasofya’da bir ayine katıldık ki, yeryüzünde miydik, gökyüzünde miydik anlayamadık” derler. Prens Vladimir de, bunun üzerine, tercihini Hristiyanlığın Ortodoksluk mezhebinden yana kullanarak putperestliği yasaklar ve Ortodoksluğu devletin resmi dini olarak ilan eder (Bu olay, 988 yılında gerçekleşir. Bu yıl da bu olayın 1030. Yıldönümü törenleriyle geçiyor. Doğu Slavlarının Hristiyanlığı kabulünden yaklaşık 200 yıl sonra o dönemlerin tarihini yazan Rahip Nestor’un kitabı, yukarıda sözünü ettiğimiz Müslüman ve Musevi temsilcilerin Vladimir’le görüşmelerini bire bin katarak anlatan ilginç bir eserdir).   

Doğu Slavlarının Hristiyanlığı kabulünden itibaren kilise, Rus ve Ukrayna halklarının tarihinde önemli roller oynadı. Kiev Prensliği döneminde bir prens öldüğünde, yeni prensin kim olacağının belli olmadığı durumlarda metropolit (patrikten sonraki en üst düzey dini görevli), prens vekili olarak ülkeyi yönetiyordu. Kiev Prensliği’nin 1200’lü yıllarda Türk-Moğol kuvvetlerinin saldırılarıyla yıkılmasından sonra bugünkü Rus ve Ukrayna topraklarında siyasi birlik parçalanınca, kilise, Ruslar’ın birlik ve bütünlüğünü sağlayan en önemli kurum haline geldi. İlk başlarda Kiev’de görev yapan metropolit, sonraki yüzyıllarda önce Vladimir kentine, daha sonra da, Moskova’ya taşındı ve böylelikle, Moskova Prensliği’nin diğer Rus prensliklerine karşı üstünlük kazanmasında büyük rol oynadı. Metropolitin ilk başlarda unvanı, “Kiev Metropoliti” idi.  Moskova’ya geçtikten bir süre sonra ise, önce “Moskova ve bütün Rusya metropoliti” unvanını aldı. 1589 yılındaysa, Boris Godunov’un hükümdarlığı döneminde, Fener Patriği Moskova’ya davet edildi, Osmanlı yönetimi altında maddi sıkıntı içinde olduğunu söyleyen patriğe maddi yardımlar yapıldı ve karşılığında Fener Patrikhanesi, Moskova Kilisesi’ni, patriklik makamına yükseltti.

Bugünkü Ukrayna topraklarıysa, Kiev Prensliği’nin yıkılmasından bir süre sonra önce Litvanya, daha sonra ise (1600’lerin ortalarına kadar), Polonya egemenliğine girdi. Buralarda birkaç kez “Kiev Metropolitliği” yeniden kurulduysa da, Ruslar, 988 yılında temeli atılan Kiev Metropolitliği’nin varisinin Moskova Kilisesi olduğunu öne sürmektedirler. Bir taraftan Ruslar, Moskova Patrikhanesi’nin 988’de kurulan kilisenin kesintisiz bir şekilde varisi olduğunu (haleflik-seleflik ilişkisinde bir kesintinin olmadığını) söyleyerek, Ukrayna’nın Moskova’nın ruhani alanına girdiğini savunur. Ortodoks Kiliseleri’nde, Protestanlar’dan farklı olarak, yoktan yeni bir kilise kurduğunu ilan etmek, söz konusu değildir; kurulacak kilisenin diğer Ortodokslar tarafından meşru kabul edilebilmesi için, ya Fener Patrikhanesi, ya da diğer Ortodoks kiliselerinin çoğunluğu tarafından tanınması ve bu kilisede İsa’nın havarileri zamanından beri rahipliğin selef-halef ilişkisi içinde devredildiğinin ortaya konması gerekir. O nedenle, Rusların bu konudaki iddiası, güçlü bir iddiadır. Buna karşılık, Ukrayna milliyetçileri, Moskova Kilisesi’nin 1300’lü yıllarda “Kiev” isminden vazgeçtiğini, böylelikle bugün 988’de kurulmuş Kiev Metropolitliği’nin halefi olduğunu iddia edemeyeceğini söyler.

 

Moskova: “Bizans’ın Varisi Biziz”

988’de Hristiyanlığın resmen kabullünden itibaren Bizans, bugünkü Rusya ve Ukrayna topraklarını hem kültürel, hem de siyasi olarak etkisi altına alır. Ne var ki, Moskova Prensliği’nin 1300’lerden itibaren güçlenmeye (ve diğer Rus prensliklerini egemenliği altına almaya) başlamasıyla birlikte, bu etki zayıflar.  1400’lü yıllarda Osmanlılar’ın İstanbul’u fethetme ihtimalinin belirmesi üzerine, Batı Avrupa’dan yardım almak isteyen Bizans imparatorlarının girişimiyle İstanbul Kilisesi Roma’ya bağlandığını ilan edince, Moskova ile İstanbul arasındaki ilişkiler tümden kopar. 1400’lerin sonlarında, Moskova Prensi III. İvan zamanında Moskova Kilisesi, Moskova’nın “Üçüncü Roma” olduğu iddiasını ortaya atar. (III. İvan, son Bizans İmparatoru XI. Konstantin’in yeğeni Prenses Sofiya ile evlenir. Bu evlilikten çocukları olmasa da, Rus çarları, Bizans’la akraba olduklarını iddia etmeye başlar) Buna göre, dünyada üç tane Roma vardır. Birincisi, bildiğimiz Roma şehri ve Büyük Roma İmparatorluğu, ikincisi İstanbul/Konstantinopolis (Bizans İmparatorluğu), üçüncüsü de, Moskova’dır. Birinci Roma, Hristiyanlık’tan sapmış, Tanrı da ceza olarak Roma’yı barbarlara vermiştir. İkinci Roma da (Bizans) Hristiyanlık’tan sapmış ve Tanrı ceza olarak İstanbul’u Türkler’e vermiştir. Hristiyanlık’ta üç sayısı kutsal bir sayı olduğu için (Kutsal Üçlü Birlik), dördüncü bir Roma olmayacak ve Moskova kıyamete kadar Roma İmparatorluğu’nun (ve Bizans’ın) varisi ve dünyadaki Ortodoksların koruyucusu olacaktır. (Bugün Rusya’nın simgesi olan çift başlı kartal da, Bizans İmparatorluğu’nun simgesidir ve III. İvan’ın Bizanslı prensesle evliliğinden itibaren kullanılmaya başlanmıştır). Böylelikle, Rus Kilisesi (ve tabii, Moskova yönetimi), kendisini İstanbul Kilisesi’nin üzerinde görmeye başlamıştır.  

İstanbul’un Türkler tarafından fethedilmesinden sonra, Fatih Sultan Mehmet, Rum Patrikhanesi’ne, o zamana kadar sahip olmadığı yetkileri vererek, Ortodoks mezhebine mensup Osmanlı tebaasının hem dini hem de dünyevi alanda idarecisi haline getirdi. Öte yandan, İstanbul’daki patrikhane, özellikle 1500’lerin sonları ve 1600’lerde parasal sıkıntılar içine girince, Rus Çarları, Fener Patrikhanesi’ne parasal yardımda bulundular; karşılığında da, Moskova Kilisesi’nin patrikhane statüsüne yükseltilmesi başta olmak üzere, çeşitli konularda Rum Patrikhanesi’nden tavizler kopartacaktı.

Rusya, 1600’lerin ortalarından itibaren, bugünkü Ukrayna topraklarını denetimi altına almaya başladı. 1686 yılında da, Rus Kilisesi, Ukrayna’yı kendi alanına dâhil etti. Dönemin Fener Rum Patriği IV. Dionisios buna onay verdiyse de, yerine gelen patrik ve Fener Patrikhanesi Sinodu, bu kararı geçersiz ilan etti. Belirtmek gerekiyor ki, Fener Rum Patriği IV. Dionisos’un verdiği kararın geçerli olup olmadığı, bugün Moskova Patrikhanesi ile Ukraynalı milliyetçi rahipler ve Fener Patrikhanesi arasında tartışılan bir konu olmayı sürdürüyor. Ukrayna’nın hangi kilisenin ruhani alanında olacağı konusu da, 1686 yılındaki bu kararın meşruluk derecesi ile yakından bağlantılı bir konudur.

 

Soğuk Savaş ve Kiliseler

Fener ve Moskova patrikhanelerinin asıl karşı karşıya geldiği dönem, İkinci Dünya Savaşı sonrasıdır. Bilindiği üzere 1917 yılındaki Ekim Devrimi sonucunda eski Çarlık Rusyası topraklarında kurulan Sovyet yönetimi, daha ilk baştan, din kurumuna şüpheyle yaklaşıyordu. Öte yandan, Sovyet Devrimi’nin lideri Lenin, din kurumunun zamanla kendiliğinden ortadan kalkacağını düşünmüş ve pek zor kullanma yoluna gitmemişti. Ancak, 1924’te Lenin’in ölümüyle yerine gelen Stalin, 1920’li yıllar boyunca dini eğilimlerin azalmadığını görünce, 1930’lardan itibaren, dini zor kullanarak ortadan kaldırma yoluna gitti. On binlerce rahip kurşuna dizilir veya sürgüne gönderilirken, on binlerce kilise de, kapatıldı veya yıkıldı. Ne var ki, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Stalin, dine yönelik yoğun baskı politikası uygulamanın ters sonuçlarının olacağını gördü ve bu politikayı yumuşatma yoluna gitti. Bundan da ötede, özellikle Almanların savaşı kaybedeceği belli olduktan sonra, Doğu Avrupa’ya ve Balkanlar’a Sovyetler Birliği’nin mi yoksa İngiliz-Amerikan ittifakının mı egemen olacağı konusu gündeme gelmişti. Stalin, savaştan sonra Doğu Avrupa ve Balkanlar’a egemen olmak istiyor, fakat bunun sadece komünizm propagandası yaparak halledilemeyeceğini görüyordu. Bu nedenle, bu ülkeleri dini açıdan da etki altına almak amacıyla, 1943 yılında, Moskova Patrikhanesi’ni yeniden kurdurdu (bunun öncesinde, 18 yıldır yeni patrik seçilmemişti).

Sovyetler Birliği’nin Doğu Avrupa’da etki kurmak için dine başvuracağını gören ABD de, o dönemde Fener Rum Patriği olan, fakat sol eğilimli olan V. Maksimos’u istifa ettirterek, yerine, ABD Ortodokslarının başı (başpiskopos) Athenagoras’ın Fener Patriği seçilmesini sağladı. Athenagoras, 1949 yılında, ABD Başkanı Truman’ın özel uçağıyla İstanbul’a gelecek ve bir gün içinde Türk vatandaşlığına geçirilip hemen ardından patrik seçilecekti (Patrik Athenagoras, yıllar sonra verdiği bir mülakatta, “ben, Truman Doktrini’nin dini ayağını oluşturuyordum” diyecekti). Böylelikle Fener Patrikhanesi ile Moskova Patrikhanesi, Soğuk Savaş’ın dini cephesini oluşturdular. İki kilise arasındaki bu güç mücadelesi, Soğuk Savaş’tan sonra da devam etti. 1990’lı yıllarda, eski Doğu Bloku ve eski Sovyet coğrafyasında ABD ile Rusya arasında nüfuz mücadelesi yaşanırken, Fener Patrikhanesi ABD; Moskova Patrikhanesi ise, Rusya yönetimi ile paralel şekilde hareket etti. Günümüzde de iki kilise, sözü geçen devletlerin dış politikalarına paralel şekilde hareket ediyor. (ABD’nin sürekli olarak Türkiye’ye Fener Patrikhanesi’nin “ekümeniklik” statüsünü tanıması, yani sadece Türkiye’deki Rum cemaatinin değil de bütün Ortodoksların lideri olduğunu kabul etmesi konusunda telkinlerde bulunması, Türkiye’deki Rum vatandaşların insan haklarıyla ilgili bir konu değil, doğrudan doğruya ABD’yle Fener’in Doğu Avrupa politikalarıyla bağlantılı bir konudur. Fener Patrikhanesi’nin diğer Ortodoks kiliseler üzerinde yetki sahibi olup olmamasının İstanbul’daki Rum vatandaşların mülkiyet hakları veya din ve inanç hürriyetleriyle bağlantılı bir konu olmadığı, meseleye dikkatle bakıldığında, rahatlıkla görülür).

 

Soğuk Savaş Sonrasındaki Çatışmalar

Fener Patrikhanesi ile Moskova Patrikhanesi arasında Soğuk Savaş sonrasındaki ilk önemli çatışma, 1990’lı yılların sonunda, Estonya Ortodoks Kilisesi nedeniyle çıktı. 1920’li yıllarda Fener Patrikhanesi tarafından kurulan Estonya Ortodoks Kilisesi, 1940’larda Estonya’nın Sovyetler Birliği’nin eline geçmesinden sonra Moskova Patrikhanesi’ne bağdalanmış ve Fener Patrikhanesi, 1978 yılında, bu bağlanmayı tanımıştı. Fakat SSCB’nin dağılıp Estonya’nın bağımsız olmasından sonra, Fener Rum Patrikhanesi, 1978’deki bu kararını iptal ederek, Estonya Ortodoks Kilisesi’ni yeniden kendisine bağlama girişiminde bulundu. Rusya’dan her alanda kopup AB ve NATO’ya uyum sağlamak isteyen Estonya yönetimi de, bu konuda Fener Patrikhanesi’nin desteğini istemişti. Fakat bu olay nedeniyle, Moskova Patrikhanesi ile Fener Rum Patrikhanesi’nin ilişkileri, kopma noktasına geldi. Sonunda iki patrik, 1997 yılında Odessa’da buluşarak, konuya çözüm buldular ve Estonya’da biri Fener’e, diğeri ise Moskova’ya bağlı iki Ortodoks kilisesinin kurulmasına karar verildi. Bu noktada şuna dikkat çekmek gerekir ki, Estonya’nın nüfusu sadece 1 milyon 300 bindir ve nüfusunun önemli kısmı ateist; bir dine mensup olanların çoğunluğu da, Protestan mezhebine mensuptur (Yani, Fener ile Moskova’nın 1990’larda ilişkilerini kopma noktasına getiren mesele, küçük bir ülkenin nüfusunun çok küçük bir bölümüne ilişkin bir meseleydi). Ek olarak, Estonya’nın Rusya açısından taşıdığı önem, Ukrayna’nın taşıdığı öneme göre daha azdır. Bu durumda bile iki kilisenin ilişkileri kopma noktasına geldiyse, Ukrayna gibi Rusya açısından çok büyük önem taşıyan ve Rus Ortodoks Kilisesi’nin cemaatinin önemli bölümünün bulunduğu Ukrayna nedeniyle çıkacak bir gerginliğin çok daha büyük gerilimlere yol açacağı, tahmin edilebilir.

 

Moskova, Fener’e Nasıl Bakıyor?

Yukarıda aktarmaya çalıştığımız tarihsel gelişmelerin sonucu olarak, Rus Ortodoks Kilisesi’nin Fener Patrikhanesi’ne yaklaşımını, şöyle özetleyebiliriz: Ruslar, Hristiyanlığı Bizans’tan aldıkları için, Fener Rum Patrikhanesi’ne tarihsel açıdan saygı duyuyorlar ve Fener Rum Patrikhanesi’nin Ortodoks dünyasında “onursal” olarak birinci olduğunu söylüyorlar. Fakat bu birinciliğin tamamen “onursal” olduğunu, Fener’in Ortodoks dünyasında kesinlikle Vatikan’ın Katolik dünyasında sahip olduğu türden yetkilere sahip olamayacağını ifade ediyorlar. Bunun dışında, Ruslar, “bir zamanlar Fener’i Türkler’e karşı himaye eden, onların var olmasını sağlayan, biziz. Fener’in maddi sıkıntı içinde olduğu zamanlarda ona her türlü yardımı yapan da biziz” diyerek, asıl güç merkezinin kendileri olduğunu vurguluyor. Ek olarak, Fener’in cemaatinin günümüzde sadece İstanbul’da birkaç bin kişilik Rum Ortodoks ile sınırlı olduğunu, buna karşılık Moskova Patrikhanesi’nin “iki yüz milyona yakın bir cemaatle,” Ortodoks dünyasının en büyük kilisesi olduğunu dile getiriyor. İşte bu açıdan, Ukrayna’da milli bir kilise kurulup bunun Fener ve diğer Ortodoks kiliseleri tarafından tanınması, 40 milyon civarında Ukraynalının Moskova’nın ruhani alanından tamamen çıkmasına neden olacak ve Rus Ortodoks Kilisesi’nin liderlik iddialarına epey önemli bir darbe indirecektir.

Meselenin önemli bir boyutu da, Ukrayna iç siyasetine ilişkindir. Zira Ukrayna’nın 27 yıllık bağımsızlık tarihinde meydana gelen iki adet Batı yanlısı ihtilalin ikisinde de (birincisi 2004 yılı sonunda patlak veren “Turuncu Devrim,” diğeri ise 2014’te meydana gelen ihtilal), Ukrayna’daki Batı yanlısı kiliseler rol oynamıştı. Ukrayna’daki seçim dönemlerinde de, özellikle 2014 yılına kadarki dönemde, milliyetçi papazlar Batı yanlısı ve milliyetçi siyasetçileri; Rusya yanlısı papazlar ise, Rusya yanlısı siyasetçileri desteklemişlerdir. 2014 yılındaki Batı yanlısı ihtilalin ardından Rusya Kırım’ı ele geçirip Ukrayna’nın doğusundaki ayrılıkçılara destek vermeye başladıktan sonra Ukrayna’da Rusya lehine açıklama yapmak vatana ihanet sayıldığı için, o tarihten beridir siyasetçilerden hiçbiri, açıkça Rusya yanlısı tavır takınamıyor ve Moskova Patrikhanesi’nin Ukrayna Metropolitliği, eskisi kadar açık tavır gösteremiyor. Buna karşılık, Moskova Patrikhanesi’ne bağlı bazı rahiplerin Ukrayna’nın doğusundaki ayrılıkçılara destek vermesi, bu kilisenin Ukrayna’daki durumunu zorlaştırdı. Bugünlerde her ne kadar Ukraynalı devlet adamları, milli kilise kurulmasının Moskova Patrikhanesi’nin Ukrayna Metropolitliği’nin yasaklanması anlamına gelmeyeceğini söyleseler de, ülke genelindeki şartlar düşünüldüğünde, şu anda Moskova Kilisesi’nin denetiminde olan manastır ve kiliselerin pek çoğunun bir şekilde bu “milli kilise”ye geçeceği ve Moskova Patrikhanesi’ne bağlı olan Ukraynalı rahiplerden pek çoğunun bu yeni kiliseye geçeceğini tahmin etmek, zor değil. Böylelikle Rusya, Ukrayna üzerindeki en önemli etki araçlarından birinden mahrum kalmış olacak.

Peki, Fener Patrikhanesi, 2008 yılında Ukrayna’da milli kilise kurulmasına destek vermezken, neden bu yıl böyle bir adım atacağı yönünde mesajlar veriyor? Bunun da birkaç nedeni var. Birincisi, 2008 yılında Ukrayna’da hem Rusya’ya sempatisini açıkça belli edenlerin, hem de Moskova Patrikhanesi’ne bağlı olanların oranı, çok daha fazlaydı. 2014 yılında Rusya’nın Kırım’ı ele geçirmesi ve Doğu Ukrayna’da Rus yanlısı eğilimlerin güçlü olduğu Donetsk ve Lugansk’ın Rus yanlısı ayrılıkçıların denetimine geçmesi, buralarda yaşayan ve Ukrayna’daki Rus yanlısı liderlere ve akımlara destek veren milyonlarca kişinin Ukrayna siyasetinin dışında kalmasına neden oldu (dolayısıyla, Ukrayna yönetiminin denetimindeki bölgelerde, Rus karşıtı ve Batı yanlısı kesimlerin ağırlığı arttı). Ayrıca, Rusya’nın Ukrayna’da “saldırgan ülke” olarak kabul edildiği şartlarda, Rusya yanlısı olan kesimlerin de pek çoğu, yukarıda belirttiğimiz üzere, tavrını açıkça gösteremiyor. Bu da, Fener’in girişimi açısından ortamın 2008 yılına göre çok daha uygun olması anlamına geliyor. Diğer taraftan, Fener ile Moskova arasında ipler, 2016 yılında koptu. İki yıl önce Fener Patrikhanesi’nin Girit’te düzenlediği ve “bin yıldan sonraki ilk Ortodoks Konsülü” olacağını söylediği toplantıya Moskova Patrikhanesi’nin katılmaması ve Fener’in kendi liderlik iddialarını güçlendirecek böyle bir girişimi desteklemek yerine karşı çıkması, iki kilisenin ilişkilerini, hiç olmadığı kadar kötüleştirdi. Bu nedenle bazı uzmanlar, Fener Patrikhanesi’nin Moskova’dan bir şekilde “intikam alacağını” söylüyor.

Ukraynalı siyasi gözlemcilerin de ifade ettiği üzere, önümüzdeki yıl Ukrayna’da cumhurbaşkanlığı sçeimlerinin gerçekleşecek olması nedeniyle, Ukrayna Cumhurbaşkanı Petro Poroşenko, milliyetçi kesimlerin desteğini yeniden kazanmasını sağlayacak böyle bir konuda somut sonuç elde etmek istiyor ve çabalarını buna odaklamış durumda.  

Sonuç olarak, gerek Ortodoks dünyasında, gerekse eski Sovyet coğrafyasında bizi epey sıcak günlerin beklediğini söyleyebiliriz.

 

*Fotoğraf: http://www.pappaspost.com




Henüz Yorum Yapılmamış.