
Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi-TOGÜ (29 Nisan 2026)
Dr. Teoman Ertuğrul TULUN
Bu metin, 29 Nisan 2026 tarihinde Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde düzenlenen ‘İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e: Türk Dış Politikası’nda Balkanlar’ başlıklı konferansta sunulan bildirinin gözden geçirilmiş halidir.
1. Değişen bölgesel ortam ve Balkanlar’ın yeri
Balkanlar, Osmanlı İmparatorluğu’nun yüzyıllar boyunca en yoğun şekilde varlık gösterdiği, çok etnili ve çok dinli yapının birlikte yaşama tecrübesiyle, aynı zamanda ağır savaşlar, kopuşlar ve zorunlu göçlerle şekillenen bir coğrafya. Bu nedenle bizim kolektif hafızamızda Balkanlar sadece harita üzerindeki bir bölge değil, aynı zamanda ortak bir geçmişin, travmaların ve yeniden kurulan bağların sembolü.
İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan iki kutuplu düzen, Soğuk Savaş boyunca Balkanlar’ı ideolojik ve jeopolitik olarak böldü. Ardından Soğuk Savaş’ın bitişi, Yugoslavya’nın dağılması, Bosna ve Kosova’daki krizler, NATO müdahaleleri ve Avrupa Birliği’nin doğuya doğru genişleme süreçleri bölgeyi bir kez daha köklü bir dönüşümün merkezine yerleştirdi. Kısa aralıklarla yaşanan bu dalgalar, Balkanlar’ı hem Avrupa güvenlik mimarisinin hem de Türkiye’nin bölgesel vizyonunun vazgeçilmez bir parçası haline getirdi.
Bu sunumda, İmparatorluk mirası arka planını dışlamadan, Cumhuriyet dönemi boyunca Türkiye’nin Balkan politikasındaki süreklilikleri, kırılmaları ve bugün geldiğimiz yeni denge arayışlarını ana hatlarıyla ele almak istiyorum. Önce Osmanlı’dan devralınan miras ve erken Cumhuriyet yıllarındaki güvenlik ve istikrar arayışını kısaca özetleyeceğim; ardından Soğuk Savaş döneminin güvenlik eksenli yaklaşımını, 1990’lardaki Yugoslavya krizlerinin yarattığı kırılmayı ve 2000’lerden sonra ortaya çıkan çok boyutlu Balkan politikasını tartışarak, kısa bir sonuç ve gelecek perspektifiyle konuşmayı tamamlamaya çalışacağım.
2. İmparatorluk mirası ve erken Cumhuriyet
Sayın hocamız az önce Osmanlı’nın klasik dönemde Balkanlar’da izlediği fetih ve güvenlik stratejilerini çok kapsamlı biçimde özetledi. Ben bu tarihsel çerçevenin ayrıntılarına girmeden, sadece bugün konuşacağımız Cumhuriyet dönemi politikası açısından ne anlam ifade ettiğine kısaca değinmek istiyorum.
Balkanlar, Osmanlı açısından sadece bir sınır havzası değil, devletin en uzun süre egemen olduğu, yönetim ve toplumsal düzen tecrübesinin en yoğun yaşandığı bölgelerden biriydi. Çok etnili, çok dinli bir yapının yönetimi, merkez–taşra ilişkileri, yerel elitlerle kurulan dengeler; bütün bunlar, imparatorluk hafızasında Balkanlar’ı özel bir yere yerleştirdi. İmparatorluğun çözülme süreci ve peş peşe gelen savaşlar ise bu bölgeyi aynı zamanda travmaların, zorunlu göçlerin ve büyük nüfus hareketlerinin sembolü haline getirdi.
Cumhuriyet kurulduğunda bu büyük tarihsel miras, doğal olarak yeni dış politikanın arka planında duruyordu. Lozan’da çizilen yeni sınırlar, nüfus mübadelesi, güvenlik kaygıları ve iç konsolidasyon ihtiyacı Ankara’nın Balkanlar’a bakışını belirleyen ilk parametreler oldu. Erken Cumhuriyet yıllarında temel öncelik, rejimi ve sınırları sağlamlaştırmak, yani hem içeride hem dışarıda istikrarı önceleyen bir denge kurmaktı.
Bu çerçevede, Balkanlar’a yönelik temel yaklaşımın iki ayağı olduğunu söyleyebiliriz. Birincisi, yeni sınırların ve statükonun korunması; ikincisi ise bölgedeki çatışmaların Türkiye’ye yeniden sirayet etmesini önlemek. Bu nedenle Cumhuriyet, bir yandan ihtiyatlı ve temkinli bir çizgiyi benimsedi; diğer yandan da Balkan Antantı gibi girişimler üzerinden bölgesel istikrarı kurumsal zemine oturtmaya çalıştı.
Özetle, Osmanlı’dan devralınan tarihsel hafıza ile Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki güvenlik ve istikrar arayışı birleşerek, Türkiye’nin Balkan politikasında hem bir süreklilik hattı hem de yeni devletin gerçekliklerine uygun bir yeniden tanımlama ihtiyacı doğurdu. Biraz sonra ele alacağım Soğuk Savaş dönemi ve 1990’lar, işte bu tarihsel arka planın üzerine inşa edildi.
3. Güvenlik eksenli Balkan siyaseti
Bu tarihsel arka planın üzerine geldiğimizde, Türkiye’nin Balkan politikasında ikinci büyük dönemeç Soğuk Savaş yıllarıdır.
İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan iki kutuplu sistem, Balkanlar’ı da derin biçimde böldü. Bir tarafta NATO üyesi Türkiye ve Yunanistan, diğer tarafta sosyalist Yugoslavya, Bulgaristan, Arnavutluk gibi rejimler vardı. Yani Balkan Yarımadası adeta Avrupa’daki ideolojik ve askeri bölünmenin mikro bir yansımasına dönüştü. Bu yeni tabloda Türkiye artık sadece Osmanlı’dan miras aldığı tarihsel bağlar üzerinden değil, Batı ittifakının bir üyesi, NATO’nun güney kanadında bir cephe ülkesi olarak Balkanlar’a bakmaya başladı.
Soğuk Savaş boyunca Ankara’nın Balkan önceliklerini üç başlıkta özetlemek mümkün. Birincisi, Sovyet tehdidine karşı kolektif savunma sisteminin parçası olmak ve Batı ittifakının güvenlik mimarisine entegre kalmak. İkincisi, komşu sosyalist rejimlerle ilişkileri dikkatli ama kopuk olmayan bir düzeyde yürütmek; yani hem ideolojik mesafeyi korumak hem de bölgesel krizlerin kontrolden çıkmasını engellemek. Üçüncüsü ise, özellikle Ege ve Kıbrıs gibi dosyalar nedeniyle Yunanistan’la yaşanan gerilimlere rağmen, Balkanlar’da büyük bir çatışmanın patlak vermesini önleyecek bir dengeyi sürdürmeye çalışmak.
Bu dönemin kurumsal çerçevesine baktığımızda, NATO üyeliği, ikili askeri anlaşmalar ve Batı ittifakı içindeki konum öne çıkıyor. Buna karşılık, ekonomik entegrasyon veya kültürel açılım boyutlarının bugünküyle kıyaslandığında daha sınırlı kaldığını görüyoruz. Yani Soğuk Savaş Türkiye’si için Balkanlar, ağırlıkla güvenlik ve jeopolitik bir cephe hattıydı; tarihsel ve toplumsal bağların hatırlandığı ama çoğu zaman ikincil planda kaldığı bir bölge.
Özetle söylemek gerekirse, Soğuk Savaş yıllarında Türkiye’nin Balkan politikası, bir önceki bölümde anlattığım erken Cumhuriyet’in istikrar ve statüko arayışını, bu kez ideolojik bloklar ve ittifak siyasetinin gölgesinde yeniden üreten, büyük ölçüde güvenlik eksenli bir çizgi izledi. Ancak 1990’larda Yugoslavya’nın dağılmasıyla birlikte bu tablo köklü biçimde değişecek ve Türkiye Balkanlar’a hem insani hem normatif boyutları çok daha görünür olan yeni bir gözle bakmaya başlayacaktır. Şimdi isterseniz, kısaca bu döneme, yani Yugoslavya’nın dağılması ve 1990’lar Balkan krizlerine geçelim.”
4. Yugoslavya’nın dağılması, krizler ve insani diplomasi
Şimdi, Soğuk Savaş döneminin bu güvenlik eksenli ve nispeten donmuş tablosundan Balkanlar açısından en sarsıcı kırılmaya, yani 1990’lara geçelim.
Yugoslavya’nın dağılmasıyla birlikte bölge, çok kısa bir süre içinde iç savaşlar, etnik temizlik ve toplu insan hakları ihlalleriyle anılan bir coğrafyaya dönüştü. Bosna’da yaşanan katliamlar, Srebrenitsa trajedisi, Kosova krizi ve sonrasındaki NATO müdahaleleri, sadece Avrupa’nın değil, Türkiye’nin kamuoyunda da çok derin izler bıraktı. Osmanlı döneminden gelen tarihsel bağlar, akrabalık ilişkileri ve özellikle Müslüman toplulukların hedef alınması, Türkiye’de Balkanlar meselesini bir güvenlik dosyasından ziyade aynı zamanda vicdani ve insani bir mesele haline getirdi.
Bu süreçte Türkiye’nin Balkan politikasında iki önemli değişim gözlemliyoruz. Birincisi, diplomatik düzeyde çok daha görünür ve girişimci bir çizgiye geçilmesi. Türkiye, uluslararası örgütler nezdinde ve ikili temaslarda Bosna ve Kosova başta olmak üzere çatışma bölgelerindeki insan hakları ihlallerine dikkat çeken, barış süreçlerini destekleyen, NATO çerçevesinde alınan kararlara aktif katkı sağlayan bir aktör haline geldi.
İkinci değişim ise ‘insani diplomasi’ ve ‘yeniden inşa’ boyutlarının öne çıkmasıydı. Barış anlaşmalarının ardından Türkiye, barış gücü misyonlarına, polis ve askerî unsurların katkısına, yeniden yapılanma ve kalkınma projelerine daha somut şekilde dahil oldu. Eğitim, sağlık, altyapı ve kültürel alanlardaki projeler Balkanlar’daki topluluklara sadece güvenlik değil, günlük hayatı doğrudan etkileyen bir destek sunmaya başladı.
Bu dönemde kimlik ve tarih boyutu da belirginleşti. Osmanlı mirası, aile bağları, dil ve kültür yakınlıkları Türkiye’nin Balkan politikasına güçlü bir normatif boyut ekledi. Elbette bu, dış politikanın rasyonel çıkar hesaplarını ortadan kaldırmadı; fakat çıkar ile sorumluluk, güvenlik ile insani hassasiyet, aynı anda düşünülmesi gereken bir çerçeveye oturdu.
Kısaca ifade etmek gerekirse, 1990’lar Türkiye için Balkanlar’a yalnızca jeopolitik bir cephe olarak değil, insani diplomasi, normatif sorumluluk ve barış inşası alanı olarak bakmaya başlanan bir dönüm noktasıdır. Bundan sonraki aşamada, 2000’ler ve sonrasında Türkiye’nin bu deneyimi daha geniş bir çok boyutlu Balkan politikasına nasıl dönüştürdüğünü, güvenlik, ekonomi, yumuşak güç ve diaspora unsurlarını birlikte kullanarak nasıl yeni bir denge arayışına girdiğini kısaca ele almaya çalışacağım.
5. Çok boyutlu Balkan politikası
1990’larda yaşanan ağır krizler ve insani trajediler, Türkiye’nin Balkanlar’a bakışını kalıcı biçimde değiştirdi. 2000’ler ve sonrasında ise bu deneyimin üzerine inşa edilen çok daha katmanlı ve geniş bir Balkan politikasının oluştuğunu görüyoruz.
Bu dönemde önce bölgesel ve uluslararası bağlamı kısaca hatırlamak gerekir. Bir yandan Balkan ülkelerinin NATO ve Avrupa Birliği’ne entegrasyon süreçleri hızlandı; diğer yandan Türkiye’nin de AB ile tam üyelik müzakereleri resmen başladı. Yani Ankara, Balkan ülkeleriyle artık yalnızca tarihsel ve duygusal bağları üzerinden değil, aynı zamanda ortak kurumlar, ortak normlar ve benzer üyelik hedefleri üzerinden de ilişki kurar hale geldi. Bu, Türkiye’ye hem yeni işbirliği imkânları sundu hem de bölgesel rekabetin daha dikkatli yönetilmesini gerektirdi.
Türkiye’nin bu dönemde Balkanlar'da kullandığı araçları üç başlık altında toplayabiliriz. Birincisi güvenlik ve diplomasi boyutu. Türkiye, NATO çerçevesinde bölgedeki barışı koruma ve istikrarı sürdürme misyonlarına katkı vermeye devam etti; aynı zamanda üçlü mekanizmalar, bölgesel zirveler ve çok taraflı platformlar üzerinden Balkan ülkeleri arasında diyaloğu teşvik eden, krizlerin tırmanmasını engellemeye çalışan bir kolaylaştırıcı rol üstlendi.
İkinci boyut ekonomi ve altyapı alanında ortaya çıktı. Türk şirketlerinin bankacılık, inşaat, ulaşım, telekomünikasyon gibi sektörlerdeki varlığı belirgin biçimde arttı. Ticaret hacmi genişledi, karşılıklı yatırımlar derinleşti. Karayolu ve demiryolu projeleri, liman ve lojistik yatırımları, Balkanları Türkiye üzerinden Avrupa–Avrasya bağlantı hatlarına daha sıkı biçimde eklemlemeye başladı. Böylece Balkanlar, Türkiye açısından yalnızca güvenlik çevresi değil, aynı zamanda ekonomik entegrasyon ve enerji–ulaştırma koridorlarının vazgeçilmez bir parçası haline geldi.
Üçüncü boyut ise yumuşak güç ve diaspora alanında kendini gösterdi. Eğitim bursları, kültürel merkezler, dinî ve kültürel kurumlar üzerinden yürütülen çalışmalar Balkanlar’daki toplumlarla ilişkileri sadece devletlerarası diplomasinin ötesine taşıdı. TİKA ve benzeri kuruluşların projeleri, sivil toplum işbirlikleri ve şehirler arası kardeşlik programları gündelik hayat düzeyinde güçlü bağlar üretti. Aynı zamanda Türkiye’de yaşayan Balkan kökenli nüfus ve Balkan ülkelerinde yaşayan Türk ve akraba topluluklar, bu ilişkilerin hem taşıyıcısı hem de doğal köprüleri haline geldi.
Bütün bu unsurları bir araya getirdiğimizde, 2000’ler sonrasının Türkiye’sinin Balkan politikasını tek kelimeyle “çok boyutlu” olarak tanımlamak mümkün. Güvenlik, ekonomi, yumuşak güç ve diaspora politikaları, birbirini tamamlayan, çoğu zaman da aynı hedefe hizmet eden araçlar olarak kullanılmaya başlandı. Türkiye, Balkanlar’da sadece kriz zamanlarında ortaya çıkan bir güvenlik aktörü değil, barış zamanında da ekonomik entegrasyon, kültürel etkileşim ve bölgesel diyalog süreçlerinin sürekli bir parçası haline geldi.
Kısacası, bu dönem Türkiye’nin Balkan politikasında tarihsel hafızayı, Soğuk Savaş’ın güvenlik tecrübesini ve 1990’ların insani diplomasi birikimini daha geniş bir denge arayışının içine yerleştirdi. Şimdi, konuşmamın son bölümünde bu tabloyu üç temel tespit ve birkaç politika önceliği üzerinden toparlayarak, ‘süreklilikler, kırılmalar ve yeni denge arayışları’ başlığının ne anlama geldiğini kısaca özetlemeye çalışacağım.
6. Süreklilikler, kırılmalar ve yeni denge arayışı
Konuşmamı bitirirken, Türkiye’nin Balkan politikasını üç temel tespit ve kısa bir gelecek perspektifi üzerinden özetlemek istiyorum.
Birinci tespit şu: İmparatorluk mirası, Türkiye’nin Balkanlar’a bakışında hâlâ güçlü bir tarihsel derinlik kaynağı. Hem devlet hafızasında hem toplumsal bellekte Balkanlar sadece coğrafi bir bölge değil, aynı zamanda uzun bir birlikte yaşama tecrübesinin ve ağır kopuşların mekânı. Ancak Cumhuriyet, bu mirası olduğu gibi taşımadı; yeni sınırlar, yeni güvenlik kaygıları ve egemenlik anlayışıyla birlikte, Balkanlar'a yönelik yaklaşımını yeniden tanımladı. Yani tarihsel süreklilik ile yeni devlet gerçekliği iç içe geçti.
İkinci tespitim, Soğuk Savaş dönemindeki güvenlik eksenli çizginin 1990’larla birlikte belirgin biçimde genişlediğidir. Yugoslavya’nın dağılması, Bosna ve Kosova’daki trajediler, Türkiye’yi Balkanlar’a sadece bir ittifak cephesi olarak değil, aynı zamanda insani diplomasi ve normatif sorumluluk alanı olarak bakmaya zorladı. Güvenlik merkezli perspektif, insani hassasiyet, barış inşası ve yeniden yapılanma boyutlarıyla tamamlandı.
Üçüncü tespit ise 2000’ler sonrasında ortaya çıkan çok boyutlu Balkan politikasıyla ilgili. Bugün Türkiye’nin Balkanlar’daki varlığı sadece askerî ya da diplomatik değil; ekonomi, enerji ve ulaştırma hatları, yumuşak güç araçları, eğitim ve kültürel programlar, diaspora ilişkileri gibi birbirini tamamlayan unsurlardan oluşan çok katmanlı bir denge arayışına dayanıyor. Türkiye, Balkanlar’da kriz anlarında devreye giren bir güvenlik aktörü olmanın ötesine geçerek, barış zamanının da sürekli ve öngörülebilir ortaklarından biri olmayı hedefliyor.
Geleceğe dönük olarak şunu söylemek mümkün: Balkanlar, Türkiye için sadece ‘geçmişin coğrafyası’ değil, Avrupa ile Avrasya’nın kesişiminde yeni denge arayışlarının merkezinde yer alan bir bölge. Türkiye’nin hem Avrupa-Atlantik kurumları içindeki konumunu hem de Avrasya ölçeğindeki açılımlarını dengeli biçimde sürdürmesi, Balkanlar’da istikrarı, entegrasyonu ve karşılıklı güveni destekleyen bir çerçeve sunuyor.
Kısacası, İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e uzanan bu uzun hikâyede Türkiye’nin Balkan politikası, bugünün dünyasında yalnızca tarihsel bir miras değil, aynı zamanda geleceğe dönük bir denge ve işbirliği vizyonunu da taşımaya devam ediyor.
© 2009-2025 Avrasya İncelemeleri Merkezi (AVİM) Tüm Hakları Saklıdır
Henüz Yorum Yapılmamış.
-
WHY IS MACRON SKEPTICAL ABOUT PLAYING ODE TO JOY FOR THE BALKANS? - HÜRRİYET DAILY NEWS - 01.05.2018
Teoman Ertuğrul TULUN 02.05.2018 -
THE THREAT OF THE BALKANIZATION OF “WESTERN BALKANS”
Teoman Ertuğrul TULUN 13.02.2017 -
PARÇALAR HALİNDE BARIŞ: TRUMP-PUTİN GÖRÜŞMESİ VE UKRAYNA'NIN GELECEĞİ - DAILY SABAH - 21.08.2025
Teoman Ertuğrul TULUN 25.08.2025 -
REMEMBERING SOLINGEN: THE FRACTIOUS RISE OF EXTREME XENOPHOBIA IN WESTERN EUROPE - HÜRRİYET DAILY NEWS - 19.05.2018
Teoman Ertuğrul TULUN 21.05.2018 -
YUNANİSTAN’IN AMACINA UYGUN OLANI SEÇME POLİTİKASI - HÜRRİYET DAILY NEWS - 21.09.2020
Teoman Ertuğrul TULUN 24.09.2020
-
ABD'NİN YENİ 11 EYLÜL'Ü
Mehmet KANCI 19.09.2012 -
İKİNCİ KARABAĞ SAVAŞI AÇISINDAN YANLIŞ YORUMLANAN SAVAŞ ESİRİ STATÜSÜ - INDEPENDENT - 11.12.2021
Memmed İSMAYILOV 14.12.2021 -
AZERBAYCAN TÜRKLERİ VE ERMENİ İLİŞKİLERİNDE 1905-1907 OLAYLARI
İlaha KHANTAMİROVA 15.10.2024 -
WHAT’S NEXT AFTER PUTIN’S FOURTH ELECTORAL VICTORY? - HÜRRIYET DAILY NEWS - 30.03.2018
Turgut Kerem TUNCEL 30.03.2018 -
“BALKAN EKSPRESİ” TÜRKİYE’YE DÖNDÜ
- 25.08.2010
