GÜÇ DENGELERİ VE TÜRKİYE’NİN MERKEZ ÜLKE ROLÜ: KARADENİZ’DEN AVRASYA’YA - HBV - 27.04.2026
Blog No : 2026 / 10
14.05.2026
17 dk okuma

Hacı Bayram Veli Üniversitesi-HBV (27 Nisan 2026)

Dr. Teoman Ertuğrul TULUN

 

Bu metin, 27 Nisan 2026 tarihinde Hacı Bayram Veli Üniversitesi ve Türk Stratjeik Araştırma Topluluğu tarafından düzenlenen Türkiye'nin Bölgesel Stratejisi: Güç Diplomasi ve Gelecek’ başlıklı konferansta sunulan bildirinin gözden geçirilmiş halidir.

 

1. Değişen güç dengeleri ve Türkiye’nin konumu

Bugün burada, aslında hepimizin sahada, medyada ve günlük hayatın içinde parçalı olarak hissettiği bir dönüşümün, yani değişen güç dengelerinin Türkiye açısından ne ifade ettiğini konuşmaya çalışacağım. Soğuk Savaş’ın bittiği 1990’lardan sonra kısa bir süre için ‘tek kutuplu dünya’ tartışmalarının gündemi belirlediğini hatırlıyoruz; ancak o kısa anın ardından, giderek daha karmaşık, daha çok aktörlü ve pek çok kişi tarafından ‘yeni bir düzensizlik hali’ olarak tanımlanan bir döneme girmiş durumdayız.

Ukrayna’daki savaş, Gazze’de derinleşen kriz, Karadeniz’de giderek sertleşen güvenlik ortamı, enerji hatları üzerindeki rekabet ve Doğu Akdeniz’den Kafkasya’ya uzanan gerilimler, bu yeni dönemin sadece birkaç başlığı. Bu tablo bize şunu gösteriyor: Artık ne tek merkezli bir dünya düzeninden, ne de iki bloklu, öngörülebilir bir denge sisteminden söz edebiliyoruz. Güç dengesi hem küresel ölçekte hem de bizim coğrafyamızda sürekli oynayan, kırılgan ve parçalı bir hale gelmiş durumda.

Tam da bu nedenle Türkiye’nin konumu ayrı bir önem kazanıyor. Türkiye, aynı anda NATO üyesi, Avrupa Birliği ile uzun bir müzakere geçmişine sahip; Rusya’yla, Karadeniz havzasıyla, Orta Doğu’yla, Kafkasya’yla ve Doğu Akdeniz’le doğrudan temas halinde olan bir ülke. Haritaya baktığımızda Karadeniz–Akdeniz–Orta Doğu–Kafkasya–Balkan hattının kesişim noktasında duruyoruz. Siyasi ve diplomatik açıdan baktığımızda ise farklı güç bloklarıyla eş zamanlı temas kurabilen, zaman zaman arabuluculuk rolü üstlenebilen, kriz yönetiminde aktif olarak devreye giren bir aktörle karşı karşıyayız.

İşte bu koşullar altında, Türkiye’yi ‘merkez ülke’ olarak tartışmak anlam kazanıyor. Burada kastettiğim sadece coğrafi merkezlik değil; karar alma süreçlerinde, arabuluculuk girişimlerinde ve bölgesel normların oluşumunda merkezde yer alabilme kapasitesi. Yani bir yandan Karadeniz’den Orta Doğu’ya uzanan bölgede coğrafi bir merkezden söz ederken, diğer yandan diplomasi, güvenlik ve ekonomi alanlarında farklı ağların kesiştiği bir düğüm noktasına işaret ediyoruz.

Bu konuşmada, tam da bu çerçeveden hareketle, değişen güç dengeleri içinde Türkiye’nin Karadeniz’den Avrasya’ya uzanan geniş bölgede nasıl bir merkez ülke rolü üstlendiğini ve bu rolün diplomasi, güvenlik ve ekonomi boyutlarını tartışmak istiyorum. Önce kavramsal olarak güç dengesi ve ‘merkez ülke’ kavramına kısaca değineceğim; ardından Karadeniz ve yakın çevrede bu rolün somut yansımalarını, sonrasında ise geniş Avrasya alanında ‘yapıcı Avrasyacılık’ çerçevesinde ortaya çıkan çok katmanlı denge arayışını ele alarak, bazı politika önerileriyle konuşmayı tamamlamaya çalışacağım.

 

2. Kuramsal Çerçeve ve “Merkez Ülke” Kavramı

Uluslararası ilişkiler literatürünün en klasik kavramlarından biri ‘güç dengesi’ kavramıdır. Basit haliyle şunu söyler: Eğer uluslararası sistemde tek bir devlet veya blok mutlak bir üstünlük kurarsa, diğer aktörler bunun önüne geçebilmek için ittifaklar kurar, karşı dengeler üretirler. Böylece sistemdeki güç, tek elde toplanmak yerine, sürekli yeniden dağılan bir denge halini alır.

Soğuk Savaş dönemini hatırladığımızda, iki kutuplu, görece öngörülebilir bir güç dengesi vardı. Soğuk Savaş sonrasında ise kısa bir süre için ‘kısmi hegemonya’ dönemine geçtik; yani ağırlığın büyük ölçüde tek bir merkeze kaydığı bir dönem yaşadık. Bugün ise giderek daha belirsiz, daha kırılgan, daha parçalı bir dengeyle karşı karşıyayız. Hem küresel hem bölgesel düzeyde çok sayıda aktör aynı anda etkide bulunmaya çalışıyor ve güç dengesi neredeyse sürekli oynak bir hale geliyor.

Tam da bu ortamda ‘merkez ülke’ kavramının üzerinde durmak anlamlı. Türkiye bağlamında bu kavramı sadece coğrafi bir merkezlik olarak görmüyorum. Elbette coğrafi olarak Karadeniz, Akdeniz, Orta Doğu, Kafkasya ve Balkanların kesişim noktasında olmak önemli bir başlangıç. Ama asıl mesele, karar alma süreçlerinde, arabuluculuk girişimlerinde ve bölgesel normların şekillenmesinde Türkiye’nin oynadığı rol. Yani ‘merkez ülke’ derken, haritadaki konumu kadar, siyasi ve diplomatik işlevi merkeze alan bir anlayıştan söz ediyorum.

Bu çerçevede Türkiye’yi, çeşitli koridorların ve ağların kesiştiği bir odak noktası olarak düşünmek mümkün. Ulaştırma ve enerji koridorlarının kavşağında, ticaret yollarının çakıştığı bir geçiş alanında, farklı güvenlik mimarilerinin birbirine dokunduğu bir bölgede yer alıyoruz. NATO’nun doğu kanadından, AB ile ekonomik entegrasyona; Karadeniz güvenlik düzeninden, Kafkasya ve Orta Asya’ya uzanan hatlara kadar, Türkiye pek çok diplomatik platformun, çok taraflı girişimin doğal parçası. Dolayısıyla ‘merkez ülke’ dediğimizde, bütün bu koridorların, ağların ve mimarilerin birbirine bağlandığı bir düğüm noktasını kastediyoruz.

Bu resmi bir de Avrasya tartışmaları üzerinden okuyunca, AVİM’de sıklıkla vurguladığımız ‘yapıcı Avrasyacılık’ yaklaşımı öne çıkıyor. Bu yaklaşım ne Batı’yı bütünüyle reddeden, ne de Avrasya’yı tek başına alternatif bir medeniyet projesi olarak kutsayan bir söylem. Aksine, Türkiye’nin hem Avrupa-Atlantik kurumlarıyla kurumsal ve siyasi bağlarını korurken, hem de Karadeniz, Kafkasya, Orta Asya ve Orta Doğu ile ilişkilerini derinleştirmesini esas alan, köprü kurucu bir çerçeve. Yani Türkiye’yi, tek bir eksene kilitlemeyen; farklı coğrafyalar arasında bağlantı kuran, riskleri yönetmeye ve imkanları çoğaltmaya çalışan bir Avrasyacılık anlayışı.

Özetle, kuramsal çerçevedeki mantık zincirimiz şu: Belirsizleşen güç dengeleri, çok sayıda aktörlü ve çok katmanlı bir bölgesel tablo yaratıyor; Türkiye, coğrafi konumu, kurumsal aidiyetleri ve diplomatik kapasitesi sayesinde bu tablonun merkezinde yer alabilecek niteliklere sahip; ‘merkez ülke’ kavramı da bu nitelikleri hem coğrafi hem siyasi hem de normatif düzeyde birlikte düşünmemize imkan veriyor.

Bu kuramsal çerçeveden hareketle, şimdi Türkiye’nin merkez ülke rolünü somutlaştıran üç bölgesel halkaya kısaca bakalım: Karadeniz, Avrasya iç havzası ve daha geniş bölgesel kriz alanları.

 

3. Karadeniz ve Yakın Çevre: Merkez Ülke Rolünün Somut Sahnesi

Karadeniz bugün sadece coğrafi olarak değil, güvenlik, enerji ve gıda güvenliği açısından da küresel ölçekte kritik bir bölge. Ukrayna savaşı, Rusya’nın askeri varlığının yoğunlaşması, NATO’nun doğu kanadındaki yeni yapılanmalar, tahıl koridoru krizleri ve enerji hatları üzerindeki rekabet, Karadeniz’i adeta küresel güç mücadelesinin ön cephelerinden biri haline getirdi. Dolayısıyla burada ortaya çıkan her dalgalanma, sadece bölge ülkelerini değil, Avrupa’nın ve daha geniş Avrasya alanının dengelerini de doğrudan etkiliyor.

Türkiye tam bu tabloyun tam ortasında yer alıyor. Coğrafi anlamda Karadeniz’e açılan en kritik boğazlara sahip, aynı zamanda NATO üyesi, bölge ülkeleriyle derin tarihsel bağları bulunan bir aktör. Bu durum Türkiye’ye iki yönlü bir sorumluluk yüklüyor: Bir yandan kendi güvenliğini ve ulusal çıkarlarını korumak, diğer yandan da Karadeniz’deki düzenin tümüyle kırılmasını önleyecek bir denge ve istikrar politikası üretmek.

Bu bağlamda Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni özellikle vurgulamak gerekir. Montrö, Türkiye’yi Karadeniz güvenlik düzeninin kurucu aktörlerinden biri haline getiren temel çerçevedir. Savaş ve kriz dönemlerinde boğazlardan geçişi düzenleme yetkisi, büyük güçler arasındaki gerilimlerin Karadeniz üzerinden doğrudan tırmanmasını sınırlayan önemli bir tampon işlevi görüyor. Türkiye’nin son dönemde Montrö rejimine titizlikle sahip çıkması, aslında ‘merkez ülke’ sorumluluğunun somut bir yansımasıdır; hem bölge dışı güçlerin sınırsız askeri varlığını frenlemekte, hem de kıyıdaş ülkeler arasında öngörülebilirlik sağlamaktadır.

Ukrayna-Rusya savaşı sırasında yürütülen tahıl koridoru girişimleri ve esir takası gibi diplomatik çabalar da bu merkez ülke rolünü pekiştirdi. Türkiye, çatışmanın iki tarafıyla da doğrudan konuşabilen, NATO üyesi olmasına rağmen köprü kanallarını açık tutabilen az sayıdaki aktörden biri olarak öne çıktı. Bu, bir önceki bölümde çizdiğimiz ‘merkez ülke’ tanımının pratikteki karşılığıdır: Yani hem güvenlik mimarisinin parçası olmak, hem de kriz anlarında arabuluculuk ve kolaylaştırıcılık yapabilmek.

Karadeniz’den Kafkasya’ya uzanan hatta da benzer bir tablo görüyoruz. Enerji koridorları, ulaştırma projeleri ve bölgesel entegrasyon girişimleri, Türkiye’yi yalnızca bir güvenlik aktörü değil, aynı zamanda ekonomik ve diplomatik bir merkez haline getiriyor. Azerbaycan’la yürütülen enerji projeleri, Güney Gaz Koridoru, Orta Koridor gibi girişimler, Türkiye’nin bölgesel güç dengelerine sadece askeri değil, ekonomik araçlarla da etki ettiğini gösteriyor. Bu hat üzerinde istikrarın korunması, hem sınır güvenliği, hem terörle mücadele, hem de kriz yönetimi açısından konferansımızın diğer oturum başlıklarıyla doğrudan bağlantılıdır.

Kısaca özetlemek gerekirse, Karadeniz ve yakın çevre, Türkiye’nin merkez ülke rolünün en görünür, en test edildiği sahadır. Buradaki performansımız, hem bölgesel güç dengelerini şekillendiriyor, hem de Türkiye’nin Avrasya’nın daha iç halkalarına yönelik politikalarının inandırıcılığını belirliyor.

Buradan hareketle, bir sonraki adımda bu merkez ülke rolünün geniş Avrasya alanında, yani Karadeniz’den Orta Asya’ya, Orta Doğu’dan Doğu Akdeniz’e uzanan hatta nasıl bir anlam kazandığını kısaca tartışmak istiyorum.

 

4. Geniş Avrasya Alanı: Yapıcı Avrasyacılık ve çok katmanlı denge

Karadeniz ve yakın çevredeki tabloyu böylece özetledikten sonra, şimdi merceği biraz daha genişletip Avrasya’nın geneline bakalım. Burada Avrasya’dan kastettiğim, sadece haritada bir kıta parçası değil; Karadeniz’den Orta Asya’ya, Orta Doğu’dan Doğu Akdeniz’e uzanan, enerji hatlarının, ticaret yollarının, güvenlik risklerinin ve fırsatların iç içe geçtiği geniş bir jeopolitik alan. Türkiye bu alanın tam kesişim noktasında duruyor.

Bu geniş Avrasya kuşağında Türkiye’nin elindeki araçlara baktığımızda, birkaç boyutun öne çıktığını görüyoruz. Birincisi, askeri ve güvenlik boyutu. NATO üyesi olarak ittifakın doğu kanadında önemli bir rol üstleniyoruz; aynı zamanda pek çok bölge ülkesiyle savunma sanayii işbirlikleri, askeri eğitim ve danışmanlık ilişkileri yürütüyoruz. Bu, Türkiye’yi sadece kendi sınırlarını koruyan bir aktör olmaktan çıkarıp, bölgesel güvenlik mimarisinin şekillenmesinde söz sahibi bir ülke haline getiriyor.

İkincisi, enerji ve ulaştırma koridorları. TANAP’ten Güney Gaz Koridoru’na, Orta Koridor’dan limanlarımıza ve lojistik ağlarımıza uzanan geniş bir altyapı sistemi, Türkiye’yi adeta Avrasya’nın enerji ve ticaret damarlarının buluştuğu bir kavşak haline getiriyor. Doğudan batıya, kuzeyden güneye giden hatların büyük bölümü Türkiye üzerinden geçiyor ya da Türkiye’ye dokunarak ilerliyor. Bu da bizim merkez ülke rolümüzü sadece güvenlik değil, ekonomik ve stratejik bağımlılıklar üzerinden de güçlendiriyor.

Üçüncü boyut ise çoğu zaman göz ardı edilen yumuşak güç ve normatif kapasite. Eğitim alanında çok sayıda ülkeden öğrenciyi Türkiye’de ağırlıyoruz; kültürel diplomasi mekanizmaları, medya ve düşünce kuruluşları üzerinden fikir üretimi ve norm tartışmalarına katkı sunuyoruz. Kalkınma yardımları, insani diplomasi ve çok taraflı platformlara aktif katılım, Türkiye’nin Avrasya genelinde sadece “sert güç” unsurlarıyla değil, değerler ve normlar üzerinden de görünür olmasını sağlıyor.

Bu tablonun üzerine, AVİM’de sıklıkla altını çizdiğimiz ‘yapıcı Avrasyacılık’ perspektifini yerleştirdiğimizde, ortaya bir denge siyaseti çıkıyor. Bir tarafta ABD, NATO ve Avrupa Birliği ile sahip olduğumuz yükümlülükler, kurumsal bağlar ve ortaklıklar var. Diğer tarafta ise Rusya, Çin ve Karadeniz’den Orta Asya’ya, Orta Doğu’ya kadar uzanan bölge ülkeleriyle geliştirdiğimiz ikili ve çok taraflı işbirliği mekanizmaları. Türkiye’nin aradığı pozisyon, herkese mesafe koyup kenara çekilmek değil; herkesle konuşabilen, fakat kendi çıkarlarını ve normatif tercihlerini net bir şekilde koruyan, proaktif bir merkez ülke pozisyonu.

Bu noktada, konferans programında yer alan ‘tarafsızlık ve denge temelli yeni Türkiye vizyonu’ başlığıyla da doğrudan bir bağ kurmak mümkün. Ben ‘merkez ülke’ rolünü klasik anlamda bir tarafsızlık olarak değil, aktif ve çok yönlü bir denge siyaseti olarak okumayı daha sağlıklı buluyorum. Yani Türkiye, krizler karşısında edilgen bir ‘seyirci tarafsızlığı’ değil, riskleri yönetmeye çalışan, farklı aktörler arasında köprü kuran, ama kendi stratejik yönelimini de koruyan bir denge politikası izliyor.

Bu vizyonun sadece dış politika ve güvenlik boyutu yok; aynı zamanda sosyal ve ekonomik uzantıları da var. Birinci oturumda ele alınan Türk işgücü göçü, yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın haklarının korunması, sosyal politika ve uyum tartışmaları aslında bu Avrasya perspektifinin toplum düzeyindeki yansımalarıdır. Türkiye, merkez ülke rolünü pekiştirdikçe, diasporasının konumu, sınır ötesi işgücü hareketliliği ve sosyal politika alanındaki tercihleri de daha fazla önem kazanıyor. Kısacası, Avrasya’da kurmaya çalıştığımız çok katmanlı denge, hem kriz yönetimi ve askeri caydırıcılık, hem de toplum, ekonomi ve insan hareketliliği üzerinden okunması gereken geniş bir çerçeve sunuyor.

Buradan hareketle, konuşmanın son kısmında bu merkez ülke rolünün nasıl sürdürülebilir kılınabileceği ve hangi somut politika öncelikleriyle desteklenmesi gerektiği üzerinde kısaca durmak istiyorum.”

 

5. Merkez ülke rolünün sürdürülebilirliği ve politika önerileri

Birinci tespit şu: İçinde bulunduğumuz çok kutupluluğa geçiş süreci, Türkiye’yi coğrafi konumu, tarihsel birikimi ve kurumsal aidiyetleri nedeniyle zaten doğal bir merkez ülke konumuna itiyor. Yani Türkiye, merkez ülke olmayı sonradan icat etmeye çalışmıyor; bulunduğu yer, dahil olduğu kurumlar ve tarihsel tecrübesi onu fiilen merkeze doğru çekiyor.

İkinci tespitim, Karadeniz ve Avrasya ölçeğinde yürütülen denge siyasetinin, sadece askeri ve siyasi boyutlarla sınırlı olmadığı. Bu denge, enerji ve ticaret koridorları, toplumsal etkileşimler, diasporamız, eğitim ve kültürel ilişkiler, yani ekonomik, toplumsal ve normatif unsurlarla birlikte düşünüldüğünde anlam kazanıyor. Merkez ülke rolü, ancak bu alanların hepsi bir arada yönetilebildiğinde gerçek bir derinlik kazanabiliyor.

Üçüncü tespit ise ‘yapıcı Avrasyacılık’ anlayışıyla ilgili. Bu yaklaşım, Türkiye’yi ne yalnızlaştıran ne de tek bir eksene bağımlı kılan bir çizgi. Tam tersine, Türkiye’nin Avrupa-Atlantik yapılarıyla bağlarını sürdürürken, Karadeniz’den Orta Asya’ya, Orta Doğu’dan Doğu Akdeniz’e uzanan Avrasya alanında çok katmanlı, çok yönlü ve esnek bir dış politika yürütme arayışını ifade ediyor.

Bu çerçeveden bakınca, bazı öncelikleri özellikle vurgulamak gerekiyor:

  • Karadeniz güvenlik düzeninde Montrö rejiminin titizlikle korunması ve bölgesel sahiplenme ilkesinin güçlendirilmesi, Türkiye’nin merkez ülke rolünün en kritik dayanaklarından biri olmaya devam ediyor.
  • Kafkasya ve Orta Asya’ya uzanan enerji ve ulaştırma koridorlarında Türkiye’nin merkez ülke kapasitesini artıracak lojistik, altyapı ve diplomatik yatırımların stratejik bir bütünlük içinde planlanması büyük önem taşıyor.
  • Avrupa-Atlantik kurumlarıyla ilişkileri onarıp rasyonelleştiren, aynı anda Avrasya’daki çok taraflı platformları da etkin kullanan dengeli bir diplomasi çizgisi, Türkiye’nin hem güvenilir hem de esnek bir merkez ülke olarak algılanmasının temel şartı.

Özetle Türkiye, Karadeniz’den Avrasya’nın içlerine uzanan geniş kuşakta, sadece coğrafyanın değil; diplomasi, güvenlik ve norm üretiminin de merkezinde yer alma potansiyeline sahip bir ülkedir. Önümüzdeki dönemde asıl mesele, bu potansiyeli günübirlik tepkilerin ötesine taşıyıp, öngörülebilir, kurumsallaşmış ve toplum temelli bir vizyona dönüştürebilmek olacaktır.


© 2009-2025 Avrasya İncelemeleri Merkezi (AVİM) Tüm Hakları Saklıdır

 



Henüz Yorum Yapılmamış.