YAPICI AVRASYACILIK ARAYIŞI
Yorum No : 2017 / 52
16.06.2017
Paylaş :
PDF İndir :

Türkiye’deki yaygın Avrasyacılık görüşleri sıklıkla doğaları gereği Batı’ya karşıt veya onunla uyuşmaz olarak sınıflandırılmaktadırlar. Ancak bu tür görüşler Avrasya kavramının hakkını verememektedir. Coğrafi olarak Avrasya, Lizbon’dan Vladivostok’a uzanan devasa bir toprak parçasını kapsamaktadır. Dolayısıyla Türkiye açısından Avrasyacılığın ille de yukarıda belirtildiği gibi tanımlanması veya geliştirilmesi için bir zorunluluk bulunmamaktadır. Bilfiil, Türkiye’nin çıkarlarına en çok hizmet edecek olan şey, Türkiye’nin, bir yandan Türkiye’nin Batı ile olan kurumsallaşmış ilişkilerine değer veren, bir yandan da Türkiye’nin doğusu ile ilişkilerinin arttırılmasının vaat ettiği potansiyelle ilgilenen bir “Yapıcı Avrasyacılık” benimsemesidir. Bu bağlamda Avrasya İncelemeleri Merkezi’nin (AVİM) öne çıkardığı bu Avrasyacılık anlayışı, özetle Batı’nın reddedilişine dayalı anlayışı reddetmekte, Türkiye açısından Avrasya kavramını daha farklı bir şekilde yorumlamaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti 1923 yılında kurulduğu zaman, ülkenin karar vericileri uluslararası sistemde Türkiye’nin geleceğinin ve çıkarlarının nerede olduğu konusunda kesin bir fikirleri vardı: muasır medeniyetler seviyesi, ki o dönemde bu seviyeyi “Batı” temsil ediyordu. Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünü inceleyen Türk karar vericileri; İmparatorluğun çağdaş bir devletin gereksinimleri doğrultusunda Osmanlı toplumunu, ekonomisini ve bürokrasisini dönüştürememesinin ve teknolojik ilerlemeye ayak uyduramamasının İmparatorluğun çöküşüne ciddi bir biçimde katkı sağladığı kanaatine ulaşmıştır. Cumhuriyetin kurulduğu dönemde Batılı ülkeler (Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’daki ülkeler) çağdaş ve başarılı devlet ve toplumun en büyük örneğini teşkil ediyorlardı. Önlerinde böyle bir örnek olduğundan, Türk karar vericileri için genç Cumhuriyetin ilerlemesinin yolu, Batı tipi devlet ve toplum modelini yakından incelemek ve bu modeli Türkiye’nin ihtiyaçlarına uyacak şekilde uygulamaktan geçiyordu. Ancak aynı zamanda Türk karar vericilerin bu hedeflere Türkiye’nin Doğu ile bağlarını koparmadan elde etmek istemiş olduğu da açıktır.

Bilindiği gibi Cumhuriyetin başlangıç yıllarında gerçekleştirilen geniş kapsamlı reformlar böyle bir Batı modeline dayandırılmıştır ve Türkiye kendisini Batılı ülkelerin kurduğu veya öncülüğünü yaptığı uluslararası kurumlara dahil etmeye gayret etmiştir. Türkiye’nin bu yönelimi, Soğuk Savaşın başlamasıyla beraber daha da belirgin hale gelmiştir, zira Türkiye bu dönemde (Varşova Paktı etrafında gruplaşmış) Doğu bloğunun tam bitişiğinde, (NATO etrafında gruplaşmış) Batı bloğunun doğudaki en uç karakolu görevini üstlenmiştir. Kuruluş ilkelerinin çizgisine dayalı olarak Türkiye bu konumundan tatmin olmuş ve kendisini ilk olarak sıkı bir şekilde Batı dünyasıyla ilişkilendirmiştir. Türkiye’nin o dönemin uluslararası düzenindeki bu konumu Batılı ülkelerde de olduğu gibi kabul görmüştür.

Soğuk Savaşın sona ermesi (yani Doğu bloğunun oluşturduğu “tehdidin” sona ermesi) yukarıda bahsi geçen varsayımların inandırıcılığını kendiliğinden azaltmıştır, zira Soğuk Savaş döneminde geçerli olan, ideolojik olarak tanımlanmış çift-kutuplu dünya ortadan kalkmıştı. O zamana kadar dünyanın siyasi ve ekonomik ağırlık merkezi, solunda Amerika Birleşik Devletleri sağında ise Rusya olan Avrupa’da bulunmaktaydı.

Uzun bir hikâyeyi kısa kesmek gerekirse hem uluslararası konjonktür hem de güç dengesi zamanla (özellikle de 2000’li yıllardan sonra) değişmeye başlamıştır. Soğuk Savaş sırasında Türkiye’nin dış politikasında ikincil bir önem atfedilen Orta Asya, Doğu Asya ve Güneydoğu Asya’daki ülkeler çeşitli boyutlarda (siyasi, ekonomik vs.) önemlerini ciddi bir şekilde arttırmışlardır. Geçmişte Japonya ve Güney Kore halihazırda ekonomik güç merkezleri sayılıyorken, günümüz gerçekleri doğrultusunda artık Çin’in ve Hindistan’ın da ekonomik güç merkezleri olarak sayılması ve örnek olarak Endonezya veya Orta Asya cumhuriyetlerinin sunduğu potansiyel de ciddi bir biçimde dikkate alınması gerekmektedir.  

Anlaşılacağı üzere, şu anda Asya’da yeni bir güç merkezinin yükselişine ve dünyanın siyasi ve ekonomik ağırlığının Batı’dan Doğu’ya kaymasına (yoruma bağlı olarak kısmen veya tamamen) tanık olmaktayız. Türkiye; doğal olarak, kurumsal olarak ve kültürel olarak uluslararası sistemdeki bu kaymanın tam ortasında bulunmaktadır. Türkiye; NATO ve Avrupa Konseyi üyeliği, Avrupa Birliği adaylığı ve Avrupa ülkeleriyle olan çok büyük ticaret hacmi sebebiyle Batılı ülkeler ile uzun süredir devam eden ve köklü siyasi ve ekonomik bağları bulunmaktadır. Dahası, Türkiye’nin Orta Asya cumhuriyetleri ile kültürel bağları bulunmaktadır. Bu kültürel bağlar, Türkiye’nin Asya’nın tam kalbinde bulunan bu ülkelerle daha kolay ilişkiler geliştirilmesinde yardımcı olmaktadır. Coğrafi olarak Asya ile Avrupa’nın arasında konumlanmış olan Türkiye, Orta Asya cumhuriyetleri ile beraber, bu iki bölge arasında yapılacak ticaret ve nakliyat için bir bağlantı noktası olmak konusunda doğal bir yeteneğe sahiptir. 

Tüm bu anlatılanlardan yola çıkarak şu soruların sorulması gerekmektedir: Özellikle Brexit-sonrası bir dünyada ve Alman Şansölyesi Angela Merkel’in yakın zamanda yaptığı Münih konuşmasında sonra; Batılı ülkeler bile dünyadaki konumlarını yeniden incelerken Türkiye neden kendisini öncelikli olarak “Batı” ile ilişkilendirmelidir? Türkiye daha fazlasını yapabilecekken neden “Batı bloğu” gibi tarihi geçmiş bir terime bağlı kalmalı ve neden kendisini bu bloğun doğudaki en uç karakolu olarak tanımlamaya devam etmelidir? Doğudaki ülkelerle daha derin etkileşimler için yeni fırsatlar aramak Türkiye’nin çıkarına olmayacak mıdır?

Tam da bu noktada, Atlas Okyanusu’ndan Pasifik Okyanusu’na kadar uzanan ve Türkiye’nin tam ortasında bulunduğu dev bir toprak parçası anlamına gelen “Avrasya” kavramı devreye girmektedir. AVİM’e göre “Avrasyacılık” bu bağlamda anlaşılmalıdır. AVİM’e göre Avrasyacılık, Türkiye’nin dünyanın şimdiki ve gelecekteki güç merkezinin bulunduğu ve bulunacağı Avrasya’da şimdiki ve gelecekteki yerini anlamakla ilgilidir. Evet, Avrasyacılıkla ilgili yaygın görüşler Batı’ya karşı ortak bir güvensizlik ve hayal kırıklığına sahiplerdir ve Türkiye’nin onunla arasına mesafe koyması gerektiğini savunmaktadırlar. Ancak Avrasyacılık ille de bu şekilde tanımlanmak veya bu çizgide geliştirilmek zorunda değildir.

Türkiye’nin mevcut dış ve ticaret ilişkileri ve dünyadaki konumu dikkate alındığında, Batı karşıtlığı ekseninde tanımlanmış bir Avrasyacılığın Türkiye’ye pek bir fayda sağlamayacağı ortadadır. Türkiye’nin çıkarlarına en çok hizmet edecek olan şey, Türkiye’nin, bir yandan Türkiye’nin Batı ile olan kurumsallaşmış ilişkilerine değer veren, bir yandan da Türkiye’nin doğusu ile ilişkilerin arttırılmasının vaat ettiği potansiyelle ilgilenen Yapıcı Avrasyacılığı benimsemesi olacaktır.

Türkiye’nin Batı ile olan kurumsallaşmış ilişkileri hiçbir şekilde küçümsenmemelidir. Soğuk Savaşın bitmesine rağmen NATO halen geçerliliğini ve dünyanın en güçlü askeri ittifakı olarak konumunu muhafaza etmektedir ve Türkiye bu ittifakın en önemli üyelerinden birisidir. Avrupa Konseyi üyeliği diğer Avrupa ülkeleri ile beraber Türkiye’yi devlet ve toplum anlayışı konusunda ortak görüşlerle donatmaktadır. Türkiye’nin Avrupa Birliği adaylığı ise Türkiye’yi reform yapması konusunda güçlü bir şekilde teşvik etmektedir. Yıllar içerisinde cereyan eden (ve bazen çok hararetli olabilen) tüm tartışmalarına rağmen ne Türkiye’nin ne de AB’nin Türkiye’nin adaylığından vazgeçmemiş olması iki tarafın da bu adaylığa değer verdiğinin somut bir kanıtıdır. Türkiye’nin Avrupa ile olan ticaret hacmi ise ortadadır: Türkiye’nin en büyük ticaret ortakları arasında Avrupa ülkeleri bulunmaktadır. Bu sebeplerden ötürü sırf Batı’ya karşı şüphe beslendiği veya güvensizlik duyulduğu için veya Batı göreceli olarak Doğu’ya nazaran inişe geçtiği için tüm bunların çöpe atılması gerçekçi bir hareket olmayacak, bunun yapılması Türkiye’nin çıkarlarına hizmet etmeyecektir. Hatırlanması gereken bir husus; genel bir ifadeyle Asya’nın değişmekte ve gelişmekte olan bir bölge olduğu ve Türkiye’nin burayla olan ilişkilerinin hiçbir şekilde Batı ile olan ilişkileri kadar derin olmadığıdır. Bu bağlamda Türkiye için Batı’yı reddeden ve Doğu’yu kucaklayan bir Avrasyacılığı savunmak Türkiye’nin yararına olmayacaktır.

Tüm bunları belirtmiş olmakla beraber, aynı zamanda AVİM’in savunduğu bu Yapıcı Avrasyacılık için ilk baştan itibaren uygun bir çerçeve program oluşturulmasının gerektiği de belirtilmelidir, zira bu Türkiye’nin Avrasya’nın Asya kısmıyla ilişkilerini genişletmesi için gerekli olacaktır. Böyle bir program, basit ikili anlaşmalardan başlayarak, Türkiye’nin Yapıcı Avrasyacılığının örnek olarak Rusya’nın Neo-Avrasyacılığıyla yan yana aynı coğrafyada var olmasını sağlayacaktır. Türkiye’nin Yapıcı Avrasyacılığının bölgesel iş birliğini teşvik etmeye yönelik olduğu unutulmamalıdır. Bahsi geçen çerçeve program böylece Türkiye’nin Yapıcı Avrasyacılığının örnek olarak bölgesel iş birliğinden ziyade (Rus) etki alanı yaratmaya çalışan Rusya’nın Neo-Avrasyacılığından ayırt edilmesini sağlayacaktır.

Özetle Yapıcı Avrasyacılık Türkiye’de yaygın olan diğer Avrasyacılık görüşlerinin aksine Türkiye’ye fayda sağlayacaktır; zira Yapıcı Avrasyacılık yeni rekabetler ve düşmanlıklar yaratmayı reddetmekte, bunun yerine değişen bir dünyada Türkiye’nin kendisini daha iyi konumlandırabilmesi adına iş birliği için yeni yollar açmayı amaçlamaktadır. Bu, Türkiye’nin Batı ile bütünleşmesini muhafaza ederken aynı zamanda Doğu ile yeni bir bütünleşme sürecini başlatmasına izin verecektir. Yapıcı Avrasyacılık böylece Türkiye’nin Batı ila Doğu arasında gerçek anlamda bir bağlantı noktası olarak faaliyet göstermesine olanak sağlayacaktır.

 

*Resim: GettyImages.com




Henüz Yorum Yapılmamış.